Mary Shelley'nin Frankenstein’dan sonraki en sarsıcı eseri olan Mathilda, yazarın iki çocuğunu kaybetmesinin ardından içine düştüğü derin yasın ve melankolinin kağıda dökülmüş, adeta can çekişen bir halidir. 1819 yılında yazılmasına rağmen, Mary’nin babası William Godwin tarafından "iğrenç ve mide bulandırıcı" bulunup sansürlendiği için ancak 140 yıl sonra, 1959’da gün yüzüne çıkabilmiştir. Kitapta Mathilda, babası ve Woodville arasındaki üçgen; aslında Mary Shelley’nin bizzat kendisi, babası Godwin ve eşi Mary Wollstonecraft ile olan karmaşık, travmatik ve sevgi açlığıyla dolu ilişkilerinin gotik bir yansımasıdır.
Kitabın merkezindeki ana izlek, tıpkı Leos Carax’ın Pola X filminde (ve esinlendiği Herman Melville'in Pierre'sinde) olduğu gibi, toplumsal tabuların en büyüğü olan ensest ve bu "yasaklı arzunun" getirdiği kaçınılmaz yıkımdır. Mathilda’nın babasının kızı olan aşkını itiraf etmesiyle başlayan süreç, karakterleri fiziksel bir eylemden ziyade ruhsal bir cehenneme hapseder. Shelley, bu tabuyu bir şok unsuru olarak değil, bir insanın ruhunu nasıl parça parça ettiğini göstermek için kullanır. Bu yönüyle eser, suçluluk duygusunun insanı nasıl diri diri toprağa gömdüğünü, toplumdan soyutlayıp ıssız bir yalnızlığa mahkum ettiğini gösteren bir psikolojik yıkım belgesidir.
Mathilda, sadece bir ensest teması işlediği için değil; bir kadının acıyla, yalnızlıkla ve babasının yarattığı travmayla nasıl baş etmeye (veya edememeye) çalıştığını anlattığı için çok güçlü. Klasik edebiyatın tozlu raflarında unutulmuş bu "yasaklı" metin, insan psikolojisinin karanlık tarafına ilgi duyan herkesin listesinde olmalı.