Distopya: Genellikle totaliter, baskıcı veya kıyamet sonrası bir gelecekte geçen, özgürlüklerin kısıtlandığı, korku ve adaletsizliğin hâkim olduğu hayali, "kötü yer" toplum yapısı.
“Evvelde ne vardıysa, yine o var olacak; evvelde ne yapıldıysa, yine o yapılacak; gök kubbenin altında değişen bir şey yok.”__ Vaiz: 1-9
Peygamberin Şarkısı,
Derin bir nefes alıp yaslandım geriye… Bazen gözünü kapattığında dalgaların sesini dinlersin. Bazen dalgalar huzur getirmez insana, Aylan bebeği getirir, kıyıya her zaman balıklar vurmaz, bebek ölüleri vurur bazen. Nazım’ın güzel günler göreceğiz diye maviliklere sürdüğü motorlar alabora olur, “Deniz hayattır,” diye biten kitaba inatla, “ölüm” olur deniz. Nasıl başlasam bilemiyorum, nasıl bitirdim onu da bilemiyorum. “Peygamberlerin söylediği şarkının çağlar boyunca söylenenle aynı olduğunu anlıyor Eilish, kılıcın inişi, yanıp yıkılan dünya, öğle vakti dünyaya çarpan güneş ve karanlığa savrulan dünya, peygamberlerin ağzında vücut bulan bir tanrının uzaklara defedilecek kötülüğe kustuğu öfkesi, peygamber aslında dünyanın sonunu değil, yaşananları ve yaşanacakları, bazılarının başına gelse de bazılarının muaf tutulduğu şeyleri haber veriyor.”
“... hayatın boyu aynı yerde yaşadıysan başka yerde yaşama fikri imkansız gelir.”
Savaşı yaşadınız mı hiç?
Şu günlerde haberlerde izliyoruz değil mi, dört bir yanımız savaş!
“Dünyanın sonu daima tekrar tekrar gelir ama tek bir yerde, başka yerde değil, dünyanın sonu her zaman sınırlı bir olay olmuştur, ülkenize gelir, şehrinizi ziyaret eder, evinizin kapısını çalar, başkalarınaysa yalnızca uzak bir ikaz olur.” Haberleri öyle izleriz ki sanki hiç başımıza gelmeyecekmiş gibi. Cenaze senin evinde değilse, helva yemek tatlı olur. Lakin bugün başkasının kapısını çalan felaket yarın senin kapına gelir durur. Hiç olmadık bir anda, hiç ummadığın bir anda. İşte tam da orada başlıyor bu kitap! Sanki felaket başka bir yerde değil de senin hayatındaymış gibi okutuyor sana kitabı, sanki kitaptaki uzak gelecek gelmiş ve sen de o uzak geleceğin içindesin. Asla yapmam dediğin şeylerle, asla düşmem dediğin durumlarla sınıyor seni hayat. Empati kurayım diyemiyorsun, bizzat empatinin kendisi oluyorsun. Ağlaya ağlaya o helvayı yer gibi çeviriyorsun sayfaları, okumuyor yaşıyorsun.
“Berbat bir şey olacakmış gibi bir his var içimde ve kurtulamıyorum bundan.”
Savaş her zaman başka ülkelerle yapılmaz. Bazen çürüme öyle bir noktaya gelir ki kendi içlerinde savaşmaya başlar insanlar. “Bayan Stamp, benim kocam sıradan bir adamdan ibaret, bir baba, bir öğretmen, bir sendikacı…” Lakin sıradan insanlar da düşünürler ve öyle bir zaman gelir ki düşünce suçu oluşmaya başlar – George Orwell ’a buradan selam olsun! – Senden farklı düşünen insanlar senin düşüncelerine tahammül etmemeye başlarlar, ve hatta düşüncelerin yüzünden seni yargılamaya, yok etmeye çalışırlar. Tıpkı bir sabah neden tutuklandığını bilmeden tutuklanan Franz Kafka’nın Joseph K’sı gibi. Tıpkı bir akşam iki polisin almaya geldiği Öğretmenler Sendikası yöneticisi Larry Stack gibi. Ve bir gün, olanca sıradanlığıyla devam eden hayat, hiç olmadığı bir yönde ilerlemeye başlar. Her hayat aynı zamanda mahvolmuş bir hayat adayıdır, her güzel şeyin bir gün son bulması gibi.
Bir ülkenin çöküşü ve babanın eksildiği ailede dört çocuğuyla kalan bir annenin direniş öyküsü… Direnişin kitabını yazıyor adeta Eilish Stack. Hayat öyle bir yere getiriyor ki “sen yıkılırsan herkes yıkılır” gibi hissediyorsun. Anne tutmazsa aile dağılır. Bir bilim insanıdır Eilish Stack, ama felaket bir gün başa geldiğinde isminin önündeki hiçbir unvanın önemi yoktur, o anda annesindir ve bir anne çocuklarını nasıl koruması gerekiyorsa öyle koruman gerekiyordur. Küçük kabullenişlerle başlar her şey, küçük tavizlerle… Ve bambaşka biri olursun hayatta kalabilmek, hayatta tutabilmek için. Ne çok Eilish oldum okurken, Larry oldum ansızın sesim kesildi. Simon oldum, John Steinbeck’in Joad Dede’si misali ayrılamadım doğup büyüdüğüm topraklardan, “Bence biliyordu. Dede aslında bu gece ölmedi. Onu oradan ayırdığınız anda öldü.” Şiir gibi bir kitaptı akıp giden, ama bir o kadar da bitmek bilmeyen. Hani kimi kitaplar için “ölmeden okuyun” derler ya, “içinde yaşamadan okuyamayacağınız” bir kitaptı Peygamberin Şarkısı, belki de bundan Booker ödülünü alması. Hayatın içinde var olan ve yaşanan acılar en büyük ödülleri alıyor seyircileri tarafından!
“... ölmek istiyorsan bedelini ödemek zorunda kalırsın.”
“… dost ve akrabalarının üstüne ölüm yağdırdıklarının farkında, sokakta yanından geçtiği insanları öldürdüklerinin farkında.” Tam bir çürüme, kokuşmuşluk, insanların birbirlerine kendileri gibi değil diyerek veyahut nedensizce zarar vermesi, okul arkadaşlarını öldürmesi, yoldan geçen bir kadını samuray kılıcı ile öldürmesi, toplumun kendiyle savaşı tüm savaşların da üzerinde. Adil bir savaş değil bu, bir anda kazanabileceğin bir savaş da değil. Ama umut hep daim, “Denize gitmemiz lazım, deniz hayattır.”youtube.com/watch?v=hMYNPr2...
Her ay Booker ödüllü bir kitap okuyoruz buradan kıymetli bir insanla. Bu ayki kitabımız Peygamberin Şarkısı oldu. Başlarken bu kadar elimde kalacağını bilmiyordum. Saramago misali uzun, kesintisiz cümleleri var, boğuluyorsunuz okurken, bir kere boğulma tehlikesi yaşamadan da yüzmek tam anlamıyla öğrenilmiyor. İnsan psikolojisini, direncini, değişimini kendi benliğiniz üzerinde yaşıyorsunuz. Sıradan insanlarız, konu sıradanlaştı ama alıştırıldığı şeylerin farkına da ancak bu bilince ulaşınca varır insan.
Bazı acılar uzaktayken sessiz, yaklaştığında ise her şeyi susturuyor…
İnsan “asla” dediği yerden sınanıyor ve empati bazen ancak yaşayınca gerçek oluyor.
Yazın, kalbe dokunan o ince sızıyı çok güzel hissettirmiş.
Mikail Balcı kaleminize sağlık 🙏☺️