Varoluşçular duyguların gerçekliğine tutunurlar. Yaşam onlar için karar verebilme ve bu kararın sancısını çekebilme özgürlüğü. Kierkegaard bu yüzden “yaşam üzerine düşünülecek bir fenomen değil, yaşamak zorunda olduğumuz bir gerçekliktir” der. 20. yüzyıl Fransa’sında bu akıma karşı yapısalcılık da gelişir ki oraya daldığımızda da aslında tüm duygu, düşünce, davranış gerçekliktir. Ancak gerçeklik yapısalcılıkta hiçbir zaman bize ait olmaz. Bu yüzden yaşadığımız her gerçekliği Öteki’nin sahasında, onun bize verdiği “benliği” gerçekten kendimizmiş gibi yaşarız. İşin içinden çıkması zor…
Kierkegaard, varoluşçular ve yapısalcılar zihnimde de düşününce kümeleniyor ama ötekinin sahası deyince de cehennemden kaçış imkansız gibi. Yapısalcıların, gerçekliğin bize ait olmamasını savunmasını anlıyorum o yüzden benim sevgiye inanmamam da bu yapının parçası olabilir. Ötekinin sahasını yorucu buluyorum, her şey bir tiyatroya dönüyor. Camus başkaldırıyı savunur, bu açıdan da bakarsak benim inançsızlığım yapısalcılığa karşı bir reddediş olur. İşin içinden çıkmak cidden zor ama Camus böyle dediğimizi görseydi bence “absürt bir cesarete” ihtiyacınız var derdi kesin… :d