·147 syf.··Beğendi
···Okunma: 24 Mayıs 2026 08:31 Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci romanı, yalnızca bir köy öğretmeninin hikâyesini anlatmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin unutulmuş taşra gerçekliğine, cehaletle savaşın sessiz kahramanlarına ve kitabın insan hayatını nasıl değiştirebildiğine dair çok derin bir ağıt yakıyor. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey sadece “güzel bir roman okudum” duygusu değildi. Sanki Anadolu’nun tozlu yollarında ben de o eşeğin yanında yürümüş, kitap taşımış, köy çocuklarının gözlerinde ilk kez açılan o ışığı görmüş gibiydim.
Romanın merkezinde gerçek bir karakter olan Mustafa Güzelgöz’ün yaşamından izler taşıyan bir mücadele var. Ancak Fakir Baykurt bu hikâyeyi kuru bir biyografi gibi anlatmıyor. Tam tersine, Anadolu insanının ruhunu, yoksulluğunu, direncini, mizahını ve kırgınlığını öylesine canlı veriyor ki roman zaman zaman bir halk türküsü gibi akıyor. Kitap boyunca türkülerin, şiirlerin, ozanların, halk deyişlerinin geçmesi beni inanılmaz etkiledi. Çünkü Baykurt’un anlatısında kültür yalnızca süs değil; halkın nefesi gibi duruyor. Bir türkünün bir insanı nasıl ayakta tuttuğunu, bir şiirin bazen ekmek kadar gerekli olduğunu hissettiriyor.
Özellikle köylere kitap taşıma fikri, romanın en dokunaklı taraflarından biri. Çünkü burada taşınan şey sadece kitap değil; umut, düşünce, başka hayatların mümkün olabileceği fikri. Fakir Baykurt’un satırlarında kitap neredeyse canlı bir varlığa dönüşüyor. İnsan bazen şu düşünceye kapılıyor: Açlık insanı yorar ama düşüncesizlik insanı çürütür. Roman tam da bu çürümeye karşı verilen bir savaş gibi.
Kitabın en sevdiğim yönlerinden biri de romantize edilmemiş olmasıydı. Anadolu’yu “masalsı köy hayatı” olarak sunmuyor. Cehaleti, yoksulluğu, bürokrasinin engellerini, insanların alışkanlıklarını sert biçimde gösteriyor. Ama bunu yaparken insanına yukarıdan bakmıyor. Fakir Baykurt’un dili çok gerçek. Kızıyor, sitem ediyor ama aynı zamanda seviyor da. Sanırım romanın bu kadar etkileyici olmasının nedeni burada yatıyor. Çünkü içinde kibir yok; içeriden bir ses var.
Yer yer Yaşar Kemal’in insan toprağını anlatan o güçlü anlatımını hatırlattı bana. Özellikle köy insanının doğayla, yoklukla ve düzenle mücadelesi anlatılırken aynı damar hissediliyor. Hatta Sabahattin Ali’nin şu sözü roman boyunca zihnimde dolaştı:
“Dünyada insandan daha büyük bir mesele yoktur.”
Gerçekten de Baykurt’un derdi tam olarak insan. Eğitimsiz bırakılmış, unutulmuş, değersiz hissettirilmiş insan…
Bir başka yerde roman bana Aziz Nesin’in toplum eleştirisini de anımsattı. Çünkü kitap sadece duygusal bir hikâye anlatmıyor; sistemin insanı nasıl yalnız bıraktığını da gösteriyor. Ama bütün bu karanlığın içinde yine de umut var. Belki küçük bir umut. Belki bir eşeğin sırtındaki birkaç kitap kadar kırılgan bir umut… ama var.
Fakir Baykurt’un bu romanı hasta yatağında tamamlamış olması ise kitabı benim gözümde daha da kıymetli yaptı. İnsan bazı eserlerin yalnızca yazılmadığını, adeta ömür verilerek tamamlandığını hissediyor. Baykurt’un notlar alarak, zihninde hâlâ bu hikâyeyi büyüterek kitabı bitirmesi beni gerçekten sarstı. Çünkü bu durum romanın ruhuyla da çok örtüşüyor. Nasıl ki romandaki insanlar bütün imkânsızlıklara rağmen kitapları köylere ulaştırmaya çalışıyorsa, Baykurt da bedeninin yorgunluğuna rağmen hikâyesini tamamlamaya çalışmış. Sanki o da son ana kadar “anlatılması gereken şeyler var” demiş.
Roman boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri de bilgiyle kurulan ilişkinin kutsal değil, yaşamsal gösterilmesiydi. Kitap okumak burada elit bir uğraş değil; insan kalabilmenin yollarından biri. Bu yüzden eser bana Ray Bradbury’nin şu sözünü de hatırlattı:
“Kitap yakmaktan daha kötü suçlar vardır. Bunlardan biri onları okumamaktır.”
Çünkü Eşekli Kütüphaneci tam olarak bunu anlatıyor: Kitapsız bırakılan toplumların yavaş yavaş kararmasını…
Bence Eşekli Kütüphaneci, Türk edebiyatında yalnızca “köy romanı” diye anılabilecek bir eser değil. O, eğitimin, kültürün ve inadın romanı. Bir insanın tek başına bile bir şeyi değiştirebileceğini gösteren çok güçlü bir hikâye. Üstelik bunu bağırmadan, slogan atmadan yapıyor. Sessiz ama etkili bir şekilde…
Kitabı bitirdiğimde içimde garip bir hüzün kaldı. Çünkü bugün hâlâ bazı yerlere kitaplardan önce önyargılar ulaşıyor. Ve hâlâ birilerinin o yolları yeniden yürümesi gerekiyor.
Belki de bu yüzden Eşekli Kütüphaneci yalnızca geçmişi anlatan bir roman değil; hâlâ süren bir meselenin hikâyesi.