“Carl Jung’un ifadesiyle, her birimizin içinde tanımadığımız biri daha vardır.” (s.19)
İnsan kendisini tanıdığını düşünmeyi sever. Ne istediğini bildiğine, kararlarını bilinçli olarak verdiğine, dünyayı olduğu gibi gördüğüne inanır. Fakat bu kitap, bu noktadan başlayarak ayağımızın altındaki zemini yavaş yavaş çekiyor.
Kitap fikirlerini büyük iddialarla sunmuyor; deneyler, vakalar ve nörobilim araştırmaları üzerinden açıklıyor. David Eagleman ’a göre yaptıklarımızın, düşündüklerimizin ve hissettiklerimizin büyük bölümü bilinçli zihnimizin erişemediği süreçler tarafından şekillendiriliyor. Sabah uyandığımızda “ben” dediğimiz şey, beynimizde olup bitenlerin yalnızca küçük bir parçası.
Bu kitabı okuma sürecinde beynin yanında kendimiz hakkında sahip olduğumuz birçok kesinliği de sorgulamaya başlıyoruz.
Kitap ilk olarak algılarımızdan şüphe ettiriyor.
Eagleman, gördüğümüz dünyanın dış gerçekliğin doğrudan bir kopyası olmadığını, beynin oluşturduğu bir yorum olmasından bahsediyor. Görsel yanılsamalardan zaman algısına kadar uzanan örnekler, dış dünyanın sabit kalmasına rağmen beynimizin bize farklı gerçeklikler sunabildiğini açıklıyor:
“Gerçeklik, beyin tarafından pasif biçimde kaydedilmek yerine, aktif biçimde beyin tarafından inşa edilir.” (s.127)
İkinci aşamada sıra kararlarımıza geliyor.
Özgür irade, kişilik, tercih ve sorumluluk gibi kavramlar kitap boyunca ele alınıyor. Kitabın en sevdiğim tarafı buydu. Yazar kesin yanıtlar sunmuyor. Güzel olan tarafı düşünmeye değer keyifli sorular bırakıyor zihnimize. Kararlarımızın ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu, davranışlarımızın ne ölçüde bilinçli seçimlerimizin sonucu olduğunu tartışıyor kitap buyunca.
Kitabın zihnimizi rahatsız eden tarafı bu bölümde bence. Çünkü insan, duygularını ve seçimlerini özgür iradesinin ürünü olarak görmek ister. Yazar ise bizim bu emin olmak istediğimiz seçimlerin arkasında çalışan görünmez mekanizmaları bize göstermeye çalışıyor.
Bence finalde kesin yanıtlar yoktu hatta birçok şey havada kaldı.
İnsan ne yalnızca genlerinden ne yalnızca çevresinden ne de yalnızca bilinçli zihninden ibaret.
Bizi biz yapan şey nedir?
Bu soruların yanıtları kitapta yok. Ama kitap bittiğinde insan, kendisini sandığı kadar tanımadığını kabul etmek zorunda kalıyor. Kitapta en çok sevdiğim alıntıyı buraya sakladım:
“Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür.” (s.2, s.215)
Kitabın sonundaki şu cümle ise bana göre bütün anlatının özeti olacak nitelikte:
“Eğer beynimiz anlaşılabilecek kadar basit olsaydı, bizler onu anlayabilecek kadar akıllı olamazdık.” (s.324)
Bu insanın en büyük paradoksu olabilir. Çünkü insan evreni anlamaya çalışan beyin, aynı zamanda kendisini de anlamaya çalışıyor. Ve bu yolculukta karşılaştığı en büyük gizem yine kendisi oluyor :)
“Evrende keşfetmiş olduğumuz en harikulade şey bu: Beynimiz, yani ta kendimiz.” (s.325)
Oliver SacksCarl Gustav JungSigmund Freud
Dilek Bilgin
Aslında her şeyi biliyoruz zannederken :) kendimizi en çok tanıdığımızı sandığımız anlarda, buzdağının sadece ufacık bir kısmını gördüğümüzü bilmek çok sarsıcı. Sanırım kitap, kesin cevaplar vermekten çok insanın kendisiyle ilgili emin olduğu şeyleri sorgulatıyor. En sevdiğim kitaplar da genelde bunu yapanlar oluyor. Henüz okumadım ama yorumunuz sayesinde listeme ekledim. Kaleminize sağlık.
Çok teşekkür ederim. ☺️ Ben de bu yüzden çok sevdim kitabı. Umarım okuduğunuzda sizde de aynı etkiyi bırakır. Cevaplardansa sorular bırakıyor okuyucusuna. Keyifli okumalar dilerim. 🙏
"Yaşamımda fethettim evreni, doğruluğun kudretiyle!" demiş Goethe. Zamanla beynimizde sorguladığımız her sorunun cevabı zamanla da kendi cevaplarını buluyor. İnsan daim sorgudadır çünkü. Mükemmel bir inceleme olmuş, elinize sağlık. 🌸✨️
Teşekkür ederim. 😊 Goethe’nin sözü çok güzel tamamladı gerçekten. İnsanın kendini anlama çabası hiç bitmiyor. Her cevap yeni bir soruyu beraberinde getiriyor gibi geliyor bana.