Gönderi

‘İfade dolu bir sessizliği’ anlatmak isteyen çok sesli bir kitap...
Puan vermedi·456 syf.··
2020 40. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2020 23:54
‘1K kutsal kitaplar serisi’nden Şibumi’nin incelemesi vesilesiyle herkese selamlar... Çok net hatırlıyorum, siteye ilk üye olduğumda ‘bu kitaba sahip olmayanları burada barındırmıyorlar herhalde’ diye bir kaygıya kapılmış, Ocak 2018’de hemen sipariş etmiştim kitabı. Ancak kitabı almak da yetmiyor tabii. https://1000kitap.com/Nordavind ‘nın başını çektiği deri kıyafetler giymiş motorlu devriyeler periyodik olarak kitabın okunması konusunda önce uyarıp sonra yasal işleme tabii tutuyorlar! İki yıl boyunca kaçak bir şekilde kendimi gizlemeyi başardım. Ancak geçen hafta Tuco, Kabataş civarında bir kavşakta kıstırıp son uyarısını yaptı ve elime siyah bir zarf tutuşturdu. İşte o noktada başka bir seçeneğim kalmadığını anladım... :) Yanlış anlaşılmasın bu arada, aslında aldığım günden bu yana kitabı okumak için oldukça hevesliyim. Ancak ‘yoğun dönemlerinde bu kitabı harcama’ adını verdiğim klasik hastalığım burada da bir türlü yakamı bırakmadı. Öyle bir illet ki, bir kitabı 2 yıl boyunca sizden kopartabiliyor. Tedavisi ise, Tuco gibi sizi arkadan itekleyecek dostlarınızın olması... Neticede, büyük bir hayranlıkla okumaya başladığım, süreç içinde gel-gitler yaşadığım ve sonlara doğru ilk heyecanımı büyük ölçüde kaybettiğim bir kitap yolculuğu oldu benim için. Ancak kitaptan pek çok anlamda oldukça faydalandığımı net olarak söyleyebilirim. Bunun detaylarını anlatacağım tabii ki... Faydalanma eğrisi, kitaplarla kurduğum ilişkide benim için en değerli gösterge. Bundan yıllar sonra kurgu, karakterler, olaylar unutulur ama kitaptan öğrendikleriniz bir ömür boyu belleğinizde yer eder... Bu anlamda değerli dostum Tuco’ya ve tüm Şibumi dostlarına en içten teşekkürlerimi sunarım... ---------------------------- Bu uzun girizgahın ardından biraz kitabımızın içine girelim isterseniz... Kitap 6 bölümden oluşuyor ama ben kurgusu itibariyle kitabı iki bölümde inceleyeceğim. Hayranlıkla ve satırları bir solukta okuyarak başladığım ve baş karakter Nicholai Hel’in hücreden ayrılmasına kadar süren bölümü ilk bölüm gibi değerlendirdim... Bu bölümde, merkezinde Japonya olmak üzere Uzak Doğu kültürü ve tarihi hakkında mevcut bilgilerimin dışında kalan yepyeni ve önemli bilgiler edindim. Yazarımız, özellikle 2. Dünya Savaşı öncesi Japonya’ya dair normalde kendi ayağımızla gidip alıp okumayacağımız pek çok tarihi bilgiyi kurgunun içerisine çok başarılı bir şekilde aktarmış... Yine bu bölümde, Go oyunu gibi Japonya ve Uzak Doğu kültürüne dair pek çok enstantaneyi derinlemesine tanıma şansı buldum. Kitaba adını da veren Şibumi gibi harika bir felsefi öğretiyle/kavramla tanıştım. (Bu kavrama ilerleyen bölümlerde döneceğiz tekrar). Son zamanlarda hiç karşılaşmadığım türden, oldukça orjinal bir hikayesi olan, sıra dışı bir kitap karakteriyle tanıştım. Bu listeyi bu şekilde daha da uzatabilirim aslında... Farklı yönlerden gelip her biri ayrı bir keyifle sarıp sarmalayan ve adeta gözlerinizi kitaba yapıştıran bu özelliklere bir de kitaba ayrı bir zenginlik katan tam dozunda bir mistisizm ekleyin... Benim gibi standart bir okur için hava ve saha şartları bundan daha güzel olamazdı:) Gerçekten de kendimi günümüzün karmaşasından uzakta, soyut bir atmosferin içinde buldum. Bakın ilk bölümden iki kısa alıntı paylaşacağım sizinle; “Hiç kimse onun şu anda General’in kendisine verdiği çok değerli iki armağanı düşünmekte olduğunu bilemezdi. Bu armağanlardan biri Go-ke takımı, diğeri de hayatı boyunca kendine amaç edineceği şibumi KAVRAMIYDI.” (S.85) “.... Nicholai’ye bir armağan getirmişti. Bu armağan, işgal edilen yerlerdeki kütüphanelerden seçilmiş iki kasa dolusu kitap ve yanısıra ilettiği bir ÖĞÜTTÜ.” (S.101) Ne kadar naif öyle değil mi? İnsanlar birbirine kavramlar, öğütler falan armağan ediyor. Onur, gurur, yardımlaşma, yurtseverlik, kan bağı olmadan aile olmak v.s... İşte tam olmak istediğim yer dedim içimden, bu satırları okudukça... --------------------------- Bu güçlü atmosferin yılanın deri değiştirmesi gibi kendi içinde sıyrılarak Star Tv’de gece 11’den sonra yayınlanan 4. Sınıf aksiyon filmlerine dönüşmesi ise kitabın 2. bölümüne denk geliyor sevgili 1k dostlarım. Ancak bu noktada hatırlatmak gerekir ki, ben bu eleştiriyi ‘2020 okuru’ kimliğimle yapıyorum doğal olarak. Kitabın yazıldığı dönem dikkate alındığında, o dönemin şartlarında gayet cesur, herkesin rahatlıkla yazıp çizemeyeceği pek çok ifadeye rastlamak mümkün. Yazarımız, gerçek yaşamda karşılığı olan pek çok kurumla beraber, son yıllarda çeşitli nedenlerle sık sık andığımız Rockefeller, Rothschild gibi isimlerin o günki denklerine yönelik ciddi bir mücadele vermiş kitabında... O yüzden bu şerhi buraya ilave ederek sorumluluğumu yerine getirmek istedim. Ancak dediğim gibi hem ben hem de bu yazının tüm muhatapları ‘2020 okuru’ olduğu için kitabı değerlendirirken kendi penceremi de açmak zorundayım. Evet maalesef kitabın 2. bölümünde, ilk bölümdeki özgün kurgu yerini Hollywood tipi bir aksiyona, gerçeklik bağı olan sıra dışı karakter yerini bir süper kahramana, tarihi fon yerini şatafatlı bir şatoya, felsefi altyapı yerini derin siyasete ve ölçülü mistisizm ise yerini fantastik öğelere bıraktı... Bu bölümün bana en büyük (belki de tek) faydası ise çok yabancı olduğum Bask tarihi ve kültürü hakkında başlangıç seviyesinde bir birikim hediye etmesiydi. Özellikle karakterin ilk bölümde gerçeklik bağı kurabileceğimiz bazı yeteneklerine ikinci bölümde o kadar çok yeni yetenek eklendi ki; karşımıza bir anda 7 dil bilen, ileri seviyede Go oyunu bilgisine sahip, yakınlık algısı yeteneği sayesinde küçük bir tanrı gibi her şeyi önceden görüp hisseden, çok küçük ve önemsiz alet edevat yardımıyla çıplak elle herkesi öldürebilen, yüz metrelerce derinlere inen ve henüz keşfedilmemiş mağaraları tek başına keşfedebilen ve (bakın burası çok önemli) beraber olduğu kadınları, eğitimini aldığı muhteşem teknikler kullanarak sayısız defa orgazma ulaştırabilen ve o kadınların bir daha hayat boyunca başka bir erkek tarafından mutlu edilmesinin önünü tıkayan ultrasüpersonik bir karakter çıktı... (Kitap boyunca kadınların birer seks objesi gibi gösterilmesi detayını yakalayan ve incelemesinde de (#70733333) bu konuyu özellikle vurgulayan Tuğba hanıma da dikkati için ayrıca teşekkür ederim.) ----------------------------- İlk bölümde damağıma çalınan bir parmak balın tadı hala ağızımda gezinip dururken ‘bütün bu şatafata, bütün bu debdebeye gerçekten ihtiyacı var mıydı bu kitabın’ diye ister istemez sorguladım. Sonra bu aşırılığı biraz dönemin şartlarına biraz da her ne kadar yerden yere vursa da yazarın ABD menşeili olmasına bağladım. Çünkü Trevanian ’ı tarz olarak bir başka ABD’li yazar ve aynı zamanda çağdaşı olan Paul Auster ‘in tarzına benzettim. Neticede her yazar, ne kadar muhalif olursa olsun, kendi kültüründen, kendi toplumundan, kendi ülkesinin gerçeklerinden farkında olarak veya olmayarak besleniyor. Bu açıdan baktığımızda Trevanian’ın da Auster’in de ve diğer ABD’li yazarların da eserlerini üretirken bir yerde Hollywood’laşmalarını olağan karşılamak ve saygı duymak gerekiyor belki de... -------------------------- Son bölümde biraz da Şibumi kavramı üzerinde durup daha fazla vaktinizi almadan vedalaşacağım değerli dostlarım:) Bazı kavramlar iyi ki varlar diye girmek istiyorum söze... Uzun uzun anlatmak istediklerimizi, beynimizde çevirip durduğumuz birbirinden bağımsız ama ortak bir anlamın parçalarını oluşturan soyut düşünceleri nasıl da bir çırpıda dile getiriveriyor kavramlar... İşte bu yüzden yukarıdaki alıntıda paylaştığım ‘kavram armağan etmek’ ifadesini ayrı bir sevip önemsedim kendi adıma... Peki, bir kavram ya da bir öğüt hediye edilebilir mi? Eğer sizin kafanızda bir şimşek çakıyorsa, dağınık düşüncelerinizi mıknatıs tutmuş gibi bir araya getirebiliyorsa, hayata bakışınızda, algılarınızda, fikirlerinizde yerden bir taşı kaldırıp yolunuzu açabiliyorsa... Evet, bir kavram hediye edilebilir... Belki siz buna başlangıçta hediye kabilinden bakmazsınız ama o kavram zihninizde faaliyete geçip de ilk meyvelerini sunduğunda hayatınıza belki de çok somut bir hediyeden daha fazla etki yaptığını hissedebilirsiniz... İşte şibumi de böyle bir kavram aslında... Günübirlik değil ömürlük bir kavram... Evladiyelik dediklerinden... Nicholai Hel de bunun farkına varabildiği için değerli bir ‘armağan’ olarak kabul etti bu kavramı. Çünkü hayatının kalan kısmını bu kavramı temele oturtarak inşa edeceğini hissetmişti. Ancak bizi şibumi kavramıyla tanıştıran kitap maalesef daha fazlasını veremedi. Pek çok okurun beklediği gibi kavramın derinliğine inemedi. Şibumi kavramı eser boyunca denizin üzerinde kendi başlarına salınıp duran dubalar gibi hep yüzdeyde kaldı. Peki kitap ilk bölümde nasıl tanımlamıştı Şibumi’yi? Ve sonra neden kendisiyle çelişkiye düştü? Gelin o tanımlayıcı ifadelere bir göz atalım; “Bildiğin gibi şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. Şöyle düşün: O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok. Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçakgönüllülük demek. Sanatta şibumi zarif bir basitliği ifade eder. Buna sabi denir. Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir. Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir. Bir insanın kişiliğindeyse...nasıl söylemeli... Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey.” (S.84) ------------------------ Uzakdoğu kültürünü işte bu yüzden çok seviyorum. Benim şu an yaptığım gibi lafı uzatmak yerine düşüncelerini/felsefelerini tek bir kavramın ya da küçük bir davranış biçiminin içine sığdırabiliyorlar:) Kavram zaten kendisini çok iyi ifade ettiği için tekrar detayına inmeyeceğim. Ancak kitabın kurgusunda bu kavramla çelişkiye düştüğünü düşündüğüm bir yaşam tarzının yansıtıldığını vurgulamak zorundayım... Terörist avcılığı(!) adı altında tamamen illegal bir şekilde kazandığı milyonlarca dolarla kendine 17. yüzyıldan kalma bir şato satın alan, bu şatoyu ‘şibumi öğretisi’ne uygun bir yaşam tarzını icra etme maksadıyla dilediği gibi dayayıp döşeyen, evin içine bahçeler ve havuzlar kuran, üzerine bir de aylarca seks dersleri alıp öğrendiklerini uygulamak için kendine bir cariye tutan birinin bu yaşam biçimi sizce yukarıda paylaştığım şibumi tanımını ne derece karşılıyor? Ben bu durumu biraz şuna benzettim... Bizde Yılmaz Erdoğan, Özgü Namal, Aslı Tandoğan gibi bazı ünlü simalar, güya metropol hayatından sıkılıp ‘doğal yaşam’ı tercih ettikleri için ya İstanbul yakınlarında İzmit, Sakarya civarlarında, ya da Muğla, Alaçatı, Köyceğiz gibi yerleşim yerlerinin yakınlarında gidip çiftlik evleri falan satın alırlar... Bu yeni doğal yaşamlarında(!) ya at üstünde gezerken, ya yöresel kıyafetler içinde hamur açarken bol bol Instagram’da fotoğraf paylaşırlar... Satın aldıkları çiftliklerdeki asıl ‘doğal’ işleri de yine maaşlı işçiler, köylüler yapar geri planda... Ancak biz şöyle okuruz gazete manşetlerini: “Yılmaz Erdoğan da şehirden kaçtı ve köy hayatını seçti”,”Hiçbir teknolojik alet kullanmadan yaşıyorlar”, “Kendi yetiştirdikleri sebzelerle besleniyorlar...” (Hiçbir teknolojik alet kullanmazlar ama nedense yılda 3-4 defa ‘yeni projeleri’ için İstanbul’a gelmekten de geri kalmazlar genelde...) İşte Nicholai Hel’in ‘şibumi’si, bu ünlülerimizin tamamen yapay bir zeminde süregelen doğal yaşamları gibidir biraz... Nihayetinde, “ifade dolu sessizlikleri” biraz fazla gürültülüdür... Bu uzun incelemeyi üşenmeyip buraya kadar okuyabilen birileri varsa haklarını helal etsinler lütfen:) Bir insandan alınabilecek en değerli varlığınızı yani zamanınızı aldım. Harcadığınız zamanın karşılığını umarım az da olsa verebilmişimdir... Herkese keyifli okumalar dilerim...
Edebiyat
ŞibumiTrevanian · E Yayınları · 20249,5bin okunma
··1 alıntı·
2 +1'leme
·
11,9bin Gösterim
21 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Hakkını helal eden biri olarak yorum yapmadan geçmek istemedim. İnsanları kitap okumak için arkadan iten dostlarının olması, belki de bu hayattaki en güzel şeylerden biri. Bu site bize bu anlamda çok şey kazandırıyor. Oku, oku diye teşvik ediyor adeta. Bu sayede kitaplığıma her gün yeni kitaplar ekliyorum. Kitaba gelecek olursam, kitabı okumadım ama, incelemenizden anladığım kadarıyla şibumi anlayışını kahramanımız kendine göre ayarlamış. Ben şibuminin en çok, anlayışlı ve alçakgönüllü olma felsefesini sevdim. Sanırım bu felsefeyi ülke olarak benimsememiz gerek. Zira anlayışlı olma konusunda çok yetersiziz. Benzetmeniz de çok yerinde. Ünlüler bir çok şeyi göstermelik yapıyor, hepsi olmasa da. Bu değerli incelemeniz için kaleminize sağlık.
Necip G.
Gönderi Sahibi
Rica ederim ne kusuru... Okuduklarınızı vakit ayırarak yorumlamaktan daha güzel bir beğeni olabilir mi? O butonlar malum, genel sosyal medya alışkanlıkları... Tekrar çok teşekkür ederim Sultan hanım... Saygılarımla...
Çok oldu okuyalı. Karakter farklı tanımlandığı için ilgimi çekti. O sıralar aksiyonu böyle bir kitapta deneyimlemek de hoşuma gitmişti. İnceleme sonrası biraz daha farklı geldi bana okuduğum kitap, yeniden mi okusam dedirtti
Necip G.
Gönderi Sahibi
Bence de okunduğu döneme göre farklı etkiler bırakabilecek bir kitap. Gençlik yıllarımda okusaydım çok daha fazla etkilenirdim. Ancak bu yaşıma çok hitap etmedi maalesef.
Gülümsemeyle okudum incelemenizi Necip Bey. Benzetmeler, eleştiriler çok yerinde olmuş. Okurken farkettiğim ama yerli yerine oturtamadığım bazı bölümleri güzel yorumlamışsınız. Süper kahraman Hel :)) imreniyor insan yeteneklerine.
Necip G.
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim Nilüfer hanım, keyif almanıza çok sevindim:) Hel'e ben de çok imrendim ama doğal yetenek kontenjanından giremiyorum maalesef öyle bir dünyaya:)) Milyonlarca dolarım olsa bile hep birşeyler eksik kalacak... Keyifli okumalar dilerim...
Mizah önemli bir unsur. Yazınıza renk katmış. Önerinizi dikkate alacağım, teşekkür ederim. Dipnot: Adım tam olarak Sümeyra. İsim konusunda biraz hassasım da :)
Necip G.
Gönderi Sahibi
:) Tamamen klavye azizliğine uğramışım Sümeyra hanım, kusuruma bakmayın lütfen. Düzelttim yorumda. Tekrar teşekkür ederim...
Çok defa duyduğum fakat henüz okumadığım bir kitap Şibumi. Her ne kadar incelemenizin girizgâhındaki deri kıyafetli motorlular biraz korkutmuş olsa da incelemenizi okumak keyifliydi. Bazı okumalar zaman alır, bazıları zaman öldürür, bazıları ise zaman katar. Incelemenizi okurken zaman kaybına veya katline uğradığımı hissetmedim :) Emeğinize sağlık.
Necip G.
Gönderi Sahibi
Çok teşekkürler Sümeyra Hanım vakit ayırdığınız için... Başta yazdıklarım işin şakası, gırgırıydı tabii ki... Eğer hem akıcı hem bilgi veren, hem de hızlı okunan bir kitaba ihtiyaç duyarsanız hiç tereddüt etmeden başlayabilirsiniz bu kitaba... Kitapların her okurda farklı bir etki bırakması zaten doğal bir durum... Zaman konusunda söyledikleriniz beni ayrıca mutlu etti... Keyifli okumalar dilerim...
Reklam
Kitabı okuyalı 10 yılı geçti, Hell’in bizlere benzemeyişi, yaşsız bir adam olması, yetenekleri ve o şatosu kalmış aklımda bir de jilet:) Travenian anlattığı için Nikolai Hell’i biliyoruz yoksa insanların içinde tercihen değil. Bu kitabı okuduktan sonra mangallı açık havada piknik olayı bambaşka bir mana kazandı , tüm pikniklerime gölge düşürdü, ekmeğimin içindeki köfteye ya da pirzolaya vızıldayan her arı ve sinek de Hell bana şatosundan bakıyor gibi hissettim.:)
Necip G.
Gönderi Sahibi
Hayır tam tersi çok yerinde bir bağlantı kurmuşsunuz:) Bakış açınıza da %100 katılıyorum. Keza benim de Hel’in yaşam tarzıyla, tercihleriyle kesinlikle bir problemim yok. Dediğiniz gibi güzel yaşamış Hel. Benim incelemedeki eleştirim Hel’in yaşam tarzından ziyade kitabın merkez kavramı şibumi ile Hel’in tercihleri arasındaki çelişkiye dayanıyor daha çok. Yani orada bir denge problemi olduğu kesin bana göre. İncelemedeki değerlendirmeler kitabın kendi gerçekliği ile alakalı. O çerçeve içinde yorumlar... Ahirette mutluluk için dünyada yokluk meselesini kendi içinde değerlendirdiğimizde tamamen sizinle aynı fikirdeyim...
Estağfurullah, kusur yok :)