Gönderi

4. Hikaye Tamamlama Etkinliği
Hikayemiz bu ileti altından yürütülecektir. Katılımcı sıramız #8289984
Etkinlik
··
100 Gösterim
16 Yorum
Arkadaşlar Merhaba; Hikaye etkinliğini büyük bir keyifle takip ettim. Yarısına kadar buradan okudum ancak eklemeler bazen geç oldu (elde olmayan sebeplerden dolayı) falan. Okurken bir türlü bütünlük sağlayamadım. Hikaye bittikten sonra hepsini bir okurum dedim. Elimden geldiğince düzenleyip, birleştirmeye çalıştım ama oldu mu bilmiyorum. ( m.yollayap.com/ba3s/1466157920... ) Buradan ulaşabilirsiniz. Daha hepsini okuyamadım ama eminim çok güzel olmuştur. Hepinizin kalemine, emeğine sağlık.
"Bil ki kızım (bir kıza ithafen mi yazılmıştı), bir zamanlar büyük zenginlikleri, sürü hayvanları ve kervanları olan bir tacir varmış. Bu tacir evliymiş ve üç erkek bir de kız çocuğu varmış. Üç erkek kendi başlarına takılıp günleri geçirmelerinin yanında, babasına tacirlik işlerinde de yardım ederlermiş. En küçükleri olan kız çocuk Nimeta ise, evlerinin etrafında genelde koşuşturup oynarmış. Günlerden bir gün tacir babasının hayvanlarını severken bir ses duymuş ve sonrasında olanlar onun için artık çok önemliymiş ve sonrasında annesine gördüklerini anlatmak istemiş ve annesinin mezarının başına gidip. - Anne dün bahçede kuzuları severken bir ses duydum ve sese dönüp baktığımda…" … Kocam Uğur’un bir eli ile şortunun içinden poposunu kaşıyarak buzdolabını açtığını gördüm. Yine birasını alacak diye düşünmüş ve yanılmamıştım. Ne kadar da değişmişti artık. Oysa 5 sene önce çalıştığım kafeye müşteri olarak geldiğinde çok ince, çok kibar biriydi. Hele ki 1 sene boyunca flört dönemimiz ne kadar da güzel geçmişti. Uğur’u severek, ona karşı içimde bir sevda olarak evlenmiştim ama ahmaklık yapmışım. Ahmet Ümit’in “Kafi Delildir Aşk” isimli hikayesindeki gibi acaba sevda gerçekten de kötü müydü? Sevdam olmasa onunla evlenmeden de bunları yaşar mıydım? Bilmiyorum, tek bildiğim yalnız olmamdı ve sığınacak bir liman aramamdı sanırsam. Yetimhanede tadını aldığım yalnızlık hissi onunla beraber geçiyordu. Belki de geçtiğini düşünüyordum. Yetimhanede kaldığım zaman içinde veya sonrasında yalnızlığımı unutmak için daha doğrusu o anlık yalnızlığımı yenmek için kaç gece aynaya bakarak oturmuştum, kaç gece bitap düşmüş Leyla’yı, yorgun olan kendimi izleyerek, yalnızlığımı kendimle geçiştirmeye çalışmıştım. Uğur’un hırıltılı sesi nihayetinde beni yüreğimin içindeki sesten çıkarttı ve kitaptan başımı kaldırdığımda onun çok yakınımda olduğunu gördüm. - Ah Leyla! Yine yüzünde bir yorgunluk ve düşüncelerdesin. Böyle olma lütfen biliyorsun seni çok önemsiyorum ve önemsedikçe de senin için endişeleniyorum. Cümlesini bitirdiği gibi sağ şakağımda bir acı dalgası, bir yanma, burnumda da bir sızı hissettim. Alıştığım şekilde daha doğrusu alıştığımız şekilde dayak attığı ve yediğim günlerden biri olacaktı. Artık bu dayaklar sonucunda içimde ne en ufak bir dayak yeme korkusu ne de sonrasında ağlama duygusu oluşuyordu. Hayatın karşıma çıkardığı bin bir türlü oyun, hayal kırıklığı ve üzüntü: artık duygularımı o kadar çok zedeledi ki, bütün hissettiklerime rağmen ağlayamaz, gözyaşı dökemez olmuştum. Sanki kalbim ve gözlerim arasında bir iletişim sorunu vardı. Uğur, saçlarımı eline dolayıp ikinci darbeyi vurmaya hazırlanırken yakınımdaki kül tabağını Uğur’un başına indirmiş onu sendeletmiştim. Bilmem kaçıncı birası sayesinde ayakta durmakta zorlanırken içimden birden gelen bir dürtü ile hayalarına tekmeyi atmış ve yere yıkmıştım. Hızlı olmalıydım… Sırt çantamı aldığım gibi içine birkaç parça kıyafet, defterimi ve kitabımı atmıştım. Telefonu yanıma almadan kendimi dışarı attım. Mümkün olduğunca uzağa gidecektim, otobüs terminaline geldiğimde ruhani bir varlık gibiydim. Bir köşeye sindim ve düşünürken yakıcı güneş ile arama bir şey gölge yapıyordu. Zaten gölgede oturmuyor muydum? Gölgeye doğru başımı kaldırdığımda… … Ağacın yaptığı gölgenin içinde bir teyze parktaki kedilere mama veriyordu. Kitabı kapayıp, ayağa kalktığımda biraz canım yandı, ayağımın altına bir şey batmıştı, ufak bir taş parçasıydı. Ayakkabılarımı çıkardığımı hatırlayıp dikkatlice yürüyerek teyze ve kedilere yaklaştım. Ciğer veriyordu teyze kedilere, dikkat ettim de çiğ değildi ciğerler, haşlanmışlardı sanırsam. Kedilerin kuyrukları dik, kendinden emin ve mutlu bir şekilde göğü gösteriyordular. Teyze ile birbirimize gülümseyip, “ne kadar güzel bir şey yapıyorsunuz” dedikten sonra, ayağıma vuran ayakkabıları giyip, çantamı da sırtıma geçirdikten sonra yürümeye başladım. Kırmızı kitabım elimdeydi. Neden okuyamıyordum acaba bu kitabı? Bilmiyorum ama bu kitabı okumak için sanki daha bir çok hayal gücüm olması gerekiyor gibi düşünüyordum. Zaten kendi düşüncelerim ile boğuşurken bu kitabı okumaya cesaret edemiyordum ama illaki okuyacaktım. Bugün olan ben olmasam da yarın veya sonraki ben bu kitabı okumaya başlayacaktım. Hem ne zaman okumaya niyetlensem aklım gidiyor, beynim düşüncelere dalıyordu; ama dediğim gibi bugün okuyabilecek cesaretim nedense bugün olan bende yok. Ne kadar düşüncelere dalmış, ağacın gölgesinde ne kadar oturdum bilmiyordum ama artık eve gitmek istiyordum. Minibüse binip eve gittim. Yolculuk esnasında canım telefondan müzik dinlemek istemiş ama telefonu yanıma almadığımı, kartı ile beraber evde bıraktığımı hatırladım. Ev mi?... Yok hayır artık orası benim evim değil. Yeni evimin, pardon pardon evimin önüne geldim, İclal Abla’yı gördüm ve hafif bir kafa selamı verip içeri girdim. Ne bir alışveriş yapmıştım ne de ev ile ilgili herhangi başka bir şey. Eve geldim duş aldım ve aynanın karşısındayım. Kendime bakarak yalnızlığımı kendimle yenmeye çalışıyordum; ama o esnada sanki karnımın alt kısmında bir şey hissettim. Yok artık ne hissedebilirdim ki? Ama düşündüm de kaçıncı gündü bugün? 34 mü yoksa 35 mi? Bilmiyorum, Uğur’dan kurtulmamın üzerinden kaç gün geçtiği gibi bunu da bilmiyordum. Şimdi fark ettim de gerçekten de bir gecikmem vardı. Herhangi bir ağrım filan da yoktu ve içimde değişik bir duygular vardı, sanki karnımda bir şey hareket ediyordu. Tamam şu aşamada fiziksel olarak bir hareket hissetmem imkansız ama hissediyordum, biliyordum. Kırmızı kitabımı ne zaman elime alsam yarınki gün hayatıma yeni biri girmiyor muydu? Aynada benim kadar yalnız olan Leyla’ya baktığımda gözünde bir ıslaklık fark ettim. Sanki ıslaklık biraz daha büyüyüp küçük bir top halini alacak gibiydi. Gerçekten sevdiğim bir insanın, yavrumun geleceğini biliyor ve hayatımın değişeceğini hissediyordum. Murakami’nin dediği gibi “Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir..” sözü aklıma geldi… “Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir..” 36. Gün içindeyim ve şu an minibüsteyim. Önümde iki seçenek var ve birine öncelik vermek istiyorum. Önce doktor mu yoksa avukat mı? Defterime son cümlemi yazıp sırt çantama geri koydum ve minibüs şoförüne para vermek için cüzdanımı çantamdan çıkardım.
Almina’nın yurda alışması kolay olmadı. Ben kendimi bildim bileli buradaydım ama sonradan gelenler için bu iş oldukça zordu. Hiçbir zaman kolay olmazdı. Yurt müdürü katı ve kuralcı, bir o kadar da işini iyi yapan Selahaddin Bey-bazıları amca derdi- telefonda konuşurken öylece birbirimize bakmıştık. Bakışlarında buralarda görmeye alışkın olduğum bir acı vardı. Birçok şeyin tetiklediği ve birçok olayın art arda gelmesinin sonuçlarının verdiği acılardan biri. Almina’nın ailesi birkaç sene önceye kadar varlıklı bir aileymiş. Her gün yeni aldığı kredilerin borçlarını ödeyemeyen babasının gözlerinin içine bakmış Almina. O sevecen, sıcak bakışların her gün biraz daha karardığını, her gün biraz daha solduğunu fark etmiş. Artık babasının gözlerinin etrafında oluşan çizgilerin sebebi gülümseme değil, endişeymiş. Sık sık da annesine bağırdığını duyar olmuş. Ve bir gün sokakta oynarken dedesi gelmişti yanına. Öğrendiğine göre babası cinnet geçirmişti. Ve annesini... Sözün tam burasında durmuş ve ağlamıştı. Daha fazlasını anlatamamıştı. Sırf bu olayı anlatabilmesi için bile üzerinden altı aydan fazla bir zaman ve aynı battaniye altında fısıldanarak konuşulan gecelerin geçmesi gerekmişti. Dedesi de yakın bir zamanda ölünce yolu buraya, benim yanıma düşmüştü. Bu şey kader miydi, tesadüf müydü bilinmez ama iyi anlaşmıştık Almina’yla. Hayat bizi ne garip yerlere sürüklüyor, onun faciası, küçücük yüreğinin taşıyamayacağı ağırlıktaki berbat olaylar silsilesi bana iyi bir arkadaş kazandırmıştı. Benim biraz daha gülümsememe sebep olmuş, hayata, ölüm korkusunun verdiği güçle daha sıkı tutunmamı sağlamış, diğer kızlar bize sataştığında yanımda bir dost daha bulundurmuştu. Dost mu? Bu oldukça iddialı bir kelimeydi. Almina iyi bir arkadaştı ama sadece arkadaşımdı işte. Şimdi fark ediyorum da “en iyi arkadaşım” diyebileceğim biri de hiç olmamıştı hayatımda. Beni yarım yamalak bir insan yapan eksiklerimin binlercesinden biri… Dosta en yakın hissettiğim kişi Almina’ydı, bir de Serap vardı. Yetimhaneden çıkar çıkmaz benim gibi ilk bulduğuyla evlenmiş ve başka bir şehre göç etmişti. En son bir sene önce telefonda konuşmuştuk. Almina ise altı yıl süren arkadaşlığımızdan sonra bir aileye evlatlık olarak gitti. Huyu güzel, kendi güzel bir kızdı Almina. Tabi ki onu seçeceklerdi. Yetimhaneden ayrıldıktan sonra beni arayıp sormamasına çok kırılmıştım ama şimdi onunla ilgili ayrıntıları hatırlayan hafızamda başka yer kalmadığı için kırgınlığımı unutmak zorundaydım. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadık. O da benim gibi şaşkın, benim gibi düşünceli, benim gibi gözleri dolu doluydu. Bir sorsa, “Hangi rüzgar attı seni buralara Leyla?” dese, uzun konuşmalara alışık olmayan dilim çözülüverecek ve zincirlerimden boşanacaktım. İki gün, kırk sekiz saat boyunca başka hiçbir şey yapmadan, nefes almak dışında ara vermeden anlatabilirdim onunla ayrıldıktan sonra başımdan geçenleri. Sonra da susuzluktan ölürdüm herhalde. Ama hayır, bu olmazdı. Geçmişini paylaşan iki insan, yıllar sonra tesadüfen ya da planlı olarak bir yerde karşılaşırlarsa ne konuşurlardı? Tabi ki geçmişlerini. O yüzden önce zamanda yolculuğa çıkmadan geçmişimize gitmemiz gerekiyordu. Yetiştirme yurduna, yurdumuza. Minibüsten iner inmez ne taraftan estiğini umursamadığım, adını da bilmediğim bir rüzgar serinletti bizi. Saç tellerimin arasında dolaştı ve elbiselerimdeki katı taneciklerin arasındaki boşluklardan girerek tenime tesir etti. Saat biri çeyrek geçiyordu ve hava 32 dereceydi. Almina ile oturup adam akıllı konuşmayalı yaklaşık 9 sene olmuştu. 3287 gün, 78888 saat. Söyleniş şekli fark etmiyordu, her halükarda uzun bir zaman dilimiydi. Anlamsız bakışlarla etrafı süzüyordu. Hafızası hep zayıf olmuştu zaten. İnkılap Tarihi dersinde berbattı. “Biraz yürüyeceğiz.” dedim. Ona yolu hatırlatmam gerekecekti.
Parayı uzattım şoföre ancak beynim karmaşa içinde ; “…avukat mı, doktor mu…” derken şoförün ani freni ile elimdeki çantam ve cüzdanım düştü -kitabım ve defterim yerlerdeydi- , hemen apar topar, toplamak için aşağı eğildiğim an, karnımda bir hareketlilik olduğunu hissediyordum ve bu hareketliliğin hayatıma da hareketlilik getireceği muhakkaktı. Eşyalarımı toparladıktan sonra yere düşen parayı tekrar şoföre uzattım ve para üstünü aldım, hayatıma hareket getirecek, gönlümün harabe döküntüsüne duyduğum ilginç duyguların birbirine karışması ve hislerimin yeniden yüzüme yansımasıyla doktora gitmeye karar verdim. “İnsan gülerken ağlayıp; ağlarken gülebilir mi? … “ daha doğmadan hayatıma etki etmeye başlamıştı… Doğuracağım… Doğurmalıyım… Ama o hayvana söylemeyecektim.(Onun yüzünü köpekler sulasın…)   Eski rıhtımın yanındaki hastanenin önünde indim minibüsten ve biraz soluklanmak için denize sıfır, hemen dibine yapılmış banka oturdum ama içim içime sığmıyordu, ben neden gülümseyip duruyordum, aklımı mı yitiriyordum yoksa? yok hayır, asla… Aklı yitirmek yok artık, artık eski yok, "Vita Nuova"! … Kendime geldikten hemen sonra hastaneye girdim ve kadın doğum bölümüne giriş yaptırmak için kayıt yapan bayanla görüşme sırasına girdim. Üstümde dünden kalma bir mahmurluk vardı. Yorgunluk sarmış bedenimi ki ayakta dahi durmakta zorlandığımı anladığım an oturmak için önümde sıra bekleyen 17-18 yaşlarındaki kıza(onda kendimi gördüm sanki bir an ve neden sırada olduğunu da merak eden bir ruh haliyle); ondan sonra kayıt sırasının bende olduğunu, ayakta duramadığımdan dolayı oturmak için sıradan ayrılmam gerektiğini söyledim ve tembihledim sıra ona gelmeden beni uyarması için. Hayattan sille yediği belliydi ama umut dolu bir yüz ifadesiyle; “Tabi buyurun lütfen siz oturun, ben sizi haberdar edeceğim.” diyerek beklemeye koyulduk ikimizde. Beklerken dalmıştım yine düşüncelerin karanlığına ama içimde bir “AY”dınlık vardı ve bu “AY”dınlık hayatımın umut ışığı olmuştu bile. Yaşamın boş gelen karamsarlığını üstümden atacağıma inanmaya başlamıştım, tam düşüncelerde kaybolacak gibi olurken, önümde sırada olan 17-18 yaşlarındaki hanım hanımcık kızın sesini işittim beynimin her hücresinde. İrkilir gibi oldum ve tekrar duydum sözlerini; “Sıra size geldi, lütfen buyurun.” diyerek kendi sırasını bana verdiğini kayıt yapan bayanın yanına gidince anlayabilmiştim. Teşekkür ettikten sonra kayıt yapan bayana yöneldim ancak gördüğüm yüz hiçte yabancı değildi. Bir yerlerden çıkaracak gibi oldum ama … Buldum… Aynı yetimhanede büyümüştük ama yıllar ne kadar da değiştirmiş ve güzelleştirmiş Almina’yı. Onunla ilgili eskiye dair tek hatırladığım; babasının, annesini öldürdükten sonra intihar ettiğiydi. İsmini dedesi koymuştu, beni hatırlayıp hatırlamayacağından çokta emin olmayarak gözlerinin içine uzun bir süre bakakaldım.
Kitabin eski tozlu kokusunu içime çektim, kitabi aldigin gun duydugum kokuyu hatirliyorum.... O gunu dun gibi animsiyorum. Kitaba cekilmistim sanki, ya da o bana gelmisti. 5 yil onceydi. Calismakta oldugum (ve son 5 yil boyunca da calismaya devam ettigim) cafeden cikmis, eve donuyordum. Adimlarimin beni her zaman gittigim sahafin onune getirdiginde farketmistim nerede oldugumu. Iceri girdim ve kitaplari karistirirken gordum onu. Kirmizi bez bir cildi vardi. Elimi kitabin sirtinda gezdirip onu elime aldim. Ismi, sari yaldizli karakterlerle kapagina islenmisti: "Vita Nuova" ... Yeni hayat... Dukkanin sahibi Yilmaz abiye sordugumu animsiyorum' "Bu, Dante'nin La Vita Nuova'si mi? Ne zamandir okumak istiyordum..." Sasirmis gibiydi, sanki kitabi ilk kez goruyordu... "Vallahi kizim unutmusum heralde bunu.. Ama sanmiyorum. Yazari yok mu icinde?" Yoktu... 5 dakika sonra evime yuruyordum, cantamda Vita Nuova ile... O gunun bir ozelligi daha vardi benim icin. Ertesi gun cafede tanistigim, o gunun ilk musterisiyle 1 yil sonra evlenecektim. Ne buyuk ahmaklik! Ve bu kitabi bir daha gormemistim. Ta ki kocami terkettigim gune kadar. 1 hafta mi önceydi,1 ay mi? Yoksa 1 gun mu? Hatirlamiyorum. Zaman anlamini tamamen yitirmiştim… Sadece uzaklaşmak istiyordum. Yanima o adamla ilgili hic bir sey almayacaktim. Ne telefonum, ne takilarim, ne de onu tanıdıktan sonra aldigim kiyafetlerim… Hatta ustunde onun soyadinin bulunduğu nüfus cuzdanimi bile görmek istemiyordum. Cantama eskimiş ama hala giyilebilir durumdaki bir kac pantolon ve rengi artik solmus, hatta son 5 yilda aldigim kilolardan oturu bedenimi saran bir kac t-shirt koydum. Eski kiyafetlerimin yanindaki sandik carpti gözüme, genç kizlik esyalarim vardi, içini actim. Beni, hayatimi saklayan defterimi alirken, kirmizi bir yüzey üzerindeki sari pariltilar cekti dikkatimi… Fazla düşünmeden attim onu da çantama… Mümkün olduğunca uzağa gidecektim. Uzun yolda okumak için illa ki bir seyler gerekecekti. “Abla son durağa geldik” sesiyle minibüs soforunun, anilarimdan siyrildim. Tek basimaydim aracta. Bindigimde bir kac kişi vardi sanki ama ne zaman inmişlerdi ki? Hic birini farketmemisim… Onemli de değil… Kitabi çantama geri koyup minibüsten indim. Mümkün olduğunca uzağa gidememiştim belki ama hiçbir yerde olduğum kesindi. Avukat tutmam gerekiyor, alisveris yapmam gerekiyor, bunlar için paraya ihtiyacim var ve para için de is bulmam gerek… Yeni bir hayat için para lazim… Yeni bir hayat lazim… Ama hayatimda bir adim daha atmadan evvel kitabimi okumak istiyorum. Gozlerim ayakkabilarima kayiyor. Eski günlerimden bir iz daha… Topuklu siyah ayakkabılar… Ayaklarimin siktigini neden daha evvel farketmemistim ki? Cikartiyorum. Ciplak ayaklarimin altinda betonun sicakligini hissediyorum… “Biri görse deli zanneder”… Guluyorum, kahkahalarla guluyorum. En son ne zaman kahkaha atmistim ki böylesine içten? Hatirlamiyorum. En son ne zaman agladigimi da hatirlamamis olduğum gibi… En son ne zaman kendimi herhangi bir duyguyla dolmus hissetmiştim ki? Korku? Kocamin beni olduresiye dovdugu gecelerde olumden korkmuştum sanirim. Sanirim… Ayakkabilarimi çantama sikistirip koşmaya basladim… “Ozgurluk Parki Girisi” yazan kapiya kadar durmadan kostum. Geldigim sehirde de vardi ozgurluk parki, acaba her sehirde bir ozgurluk parki olmasi adetten midir? Aklima, Napolyon’a “Sizin askerleriniz para için dövüşüyor, oysa bizim askerlerimiz şeref uğruna dövüşüyor” diyen komutana Napolyon’un cevabi geliyor… “Ne yapalım, herkes kendinde olmayan şeyi ister! Size şeref bize para lazım!” Sanirim bize de ozgurluk lazim… Sanirim bana ozgurluk lazim… Kosarak kapidan geçiyorum… Derin derin nefesler aliyorum, ozgurluk doldursun içimi diye… Tek hissettiğim ayaklarimin altindaki nemli cimenlerin verdiği huzur. Ama ozgurlukten eser yok… Parkin içine doğru yuruyorum. Her adimimda yumuşak topraklara gömülüyorum yavaşça. Mutlu oluyorum. Olmek de mi böyle acaba? Yumuşak nemli topragin altinda olmak? Kim bilir, belki de… Ilerde bir ağaç goruyorum. Bir karaağaç… Kitabimi okumak için güzel bir yer… Eskilerden bir sarkinin bir misrasi geliyor aklima “Gurbete giden döner mi dönmez mi belli değil bilirim. Ben bir karaağaç gölgesi buldum cebimde umitlerim”. Istemsizce ceplerime gidiyor ellerim ve boslar… Umit mi? Anlasilan bugun de başka ceplerde… Oturuyorum agacin golgesine ve belki de 5 yil once yapmis olmam gerekeni yapıyorum. Kitabimi çantamdan cikartip sayfalarini karistiriyorum. Ne bir onsoz var ne de bir sonsöz… Ne basim tarihi var ne basan yayin evi. Ne yazan belli ne adina yazilan… Kitabin bazi sayfalarindaki resimler dikkatimi çekiyor. Bir çocuk kitabi mi? Bir çocuk? Sadece kendimi korumak için kacmis olabilir miydim kocamdan? Yoksa korumam gereken başka bir sey mi vardi? Bana guc veren, benim guc verdiğim… Elim karnimin ustunde gezindi… Bilmiyorum… Ilk sayfasini actim kitabin… “Bir varmis bir yokmuş…”
Reklam
Yatmadan önce son bir kez aynaya baktığımda karşımda bitap düşmüş bir kadın göreceğimi sanıyordum. Oysa kesinlikle sabah birkaç parça eşyamı alıp bir daha dönmemek üzere terk ettiğim evimin aynasında gördüğüm yansımadan çok daha genç ve dik duruyordum. Kendi görüntümün verdiği güçle yıllardan sonra ilk defa kafamı yastığa koyduğum gibi uyuyakalmıştım. Yetiştirme yurdunda kazandığım ve oradan ayrıldıktan sonra da bir türlü bırakamadığım alışkanlığım ile sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Pencereyi açtım ve bu yabancı şehre göz gezdirdim. Hayatım İstanbul'da bir yetimhaneden diğerine koşuşturmakla geçmişti. Evlendiğimde de ilk kaldığım yetimhanenin üç sokak ilerisinde köhne bir sokakta oturdum yıllarca. Başka bir yere de gitme fırsatım hiç olmadı zaten. 18 yaşımda yurttan ayrıldığımda da yanımda sadece ufak bir sırt çantası vardı. Ne yapacağımı bilmiyordum, bir başımaydım. Bunları düşününce alaylı bir gülümseme belirdi yüzümde on yıl sonra yine ne yapacağımı bilmez bir halde ve yapayalnızdım, küçük bir çantadan ve içindekilerden başka bana ait hiçbir şeyim yoktu. On yıl geçmişti ve ben başladığım noktada idim hala bir adım bile atamamıştım ta ki düne kadar. Bu düşünceler ile boğuşurken birden kapının çalınması ile kendime geldim. Kendime çeki düzen vermeye gerek duymadan kapıyı açtım. Kırklı yaşlarında gülümseyen gözleriyle bana bakan uzun boylu bir kadın duruyordu karşımda. ''Merhaba ben İclal. Yan dairede oturuyorum. Bahçeye kahvaltıyı hazırlarken gördüm sizi pencereden. Hem tanışırız, hem de birlikte bir kahvaltı yaparız dedim.'' Şaşırmıştım, eski evimde kocam bana bağırdıktan sonra kapıyı çarpıp gittiğinde benim ağlama sesimi duymak istemeyen ''Git başka yerde zırla.'' diye pencereden bağıran komşularım olmuştu sadece. Kadın ben uzun süre susunca ''Kusura bakmayın rahatsız mı ettim yoksa?'' diyerek beni eski çirkin anılarımın içinden kurtardı. ''Hemen üstüme bir şeyler alıp bahçeye geçiyorum.'' Ben bahçeye çıktığımda İclal Hanım da çaylarımızı dolduruyordu. ''Karşımda sizi görünce şaşırdım adımı bile söyleyemedim. Leyla ben de. Ne güzel bir sofra böyle, elinize sağlık.'' İclal Hanım'la bir buçuk saat kadar lafladık. Küçük bir pastahanesi varmış yakınlara, eşi ölmüş tek yaşıyormuş burada. O kendinden bahsetti ben dinledim. Kafamdaki sesleri bir buçuk saatliğine de olsa susturabilmiştim. O işe gitmek için kalktığında ben de sırt çantama kitabımı, defterimi, ve cüzdanımı koyup İclal Hanım'ın tarifi ile beni şehir merkezine götürecek minibüse doğru yola koyuldum. Beni hiç bekletmeden geldi minibüs. Benim dışımda üç yolcu vardı sadece. Bu sessiz yolculuğu fırsat bilip kitabımı çantamdan çıkardım ve umutla kapağını açtım.
Küçük bir ev buldum kendime. Yaşamam için çalışmalıyım. Hayatıma yalnız başıma devam etmek zorundayım. Farkındayım.Kendi kendime yetmeye başladığım andan itibaren beni daha bebekken yetiştirme yurduna bırakan ailemi bulacağım. Aklımda hep şu sorular "Annem ve babamı daha önce neden görmemiştim? Neredeler? Ben kimim?" Geçmişimi ardımda bırakamıyorum,Tanrım korkuyorum. Bu küçük ev ne kadar da korkunç görünüyor gözüme. Bu korku ile nasıl yaşarım? Hava sıcak,her yer rutubet... O adamı ve herkesi ardımda bırakmış olmak özgür olmak mutlu olmak demek değil miydi? Bu zamana kadar bunun hayaliyle yaşamamış mıydım ben. Neden mutlu değilim? Bahçeli bir ev de hep hayalimdi rengârenk çiçekler yetiştirip toprakla doğayla iç içe olacaktım. Bahçeli de bir evim oldu nihayet. Belki tek ihtiyacım olan zamandır. Zaman... Bir avukat bulmalıyım hemen boşanma işlemlerini başlatmalıyım. Ne kadar düşünecek şeyim var. Yalnız başıma devam etmem gereken bir hayat beni bekliyor. Sabah olsun hele... Güneş bir kere de benim için doğsun.
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.