"Bil ki kızım (bir kıza ithafen mi yazılmıştı), bir zamanlar büyük zenginlikleri, sürü hayvanları ve kervanları olan bir tacir varmış. Bu tacir evliymiş ve üç erkek bir de kız çocuğu varmış. Üç erkek kendi başlarına takılıp günleri geçirmelerinin yanında, babasına tacirlik işlerinde de yardım ederlermiş. En küçükleri olan kız çocuk Nimeta ise, evlerinin etrafında genelde koşuşturup oynarmış. Günlerden bir gün tacir babasının hayvanlarını severken bir ses duymuş ve sonrasında olanlar onun için artık çok önemliymiş ve sonrasında annesine gördüklerini anlatmak istemiş ve annesinin mezarının başına gidip.
- Anne dün bahçede kuzuları severken bir ses duydum ve sese dönüp baktığımda…"
… Kocam Uğur’un bir eli ile şortunun içinden poposunu kaşıyarak buzdolabını açtığını gördüm. Yine birasını alacak diye düşünmüş ve yanılmamıştım. Ne kadar da değişmişti artık. Oysa 5 sene önce çalıştığım kafeye müşteri olarak geldiğinde çok ince, çok kibar biriydi. Hele ki 1 sene boyunca flört dönemimiz ne kadar da güzel geçmişti. Uğur’u severek, ona karşı içimde bir sevda olarak evlenmiştim ama ahmaklık yapmışım. Ahmet Ümit’in “Kafi Delildir Aşk” isimli hikayesindeki gibi acaba sevda gerçekten de kötü müydü? Sevdam olmasa onunla evlenmeden de bunları yaşar mıydım? Bilmiyorum, tek bildiğim yalnız olmamdı ve sığınacak bir liman aramamdı sanırsam. Yetimhanede tadını aldığım yalnızlık hissi onunla beraber geçiyordu. Belki de geçtiğini düşünüyordum.
Yetimhanede kaldığım zaman içinde veya sonrasında yalnızlığımı unutmak için daha doğrusu o anlık yalnızlığımı yenmek için kaç gece aynaya bakarak oturmuştum, kaç gece bitap düşmüş Leyla’yı, yorgun olan kendimi izleyerek, yalnızlığımı kendimle geçiştirmeye çalışmıştım. Uğur’un hırıltılı sesi nihayetinde beni yüreğimin içindeki sesten çıkarttı ve kitaptan başımı kaldırdığımda onun çok yakınımda olduğunu gördüm.
- Ah Leyla! Yine yüzünde bir yorgunluk ve düşüncelerdesin. Böyle olma lütfen biliyorsun seni çok önemsiyorum ve önemsedikçe de senin için endişeleniyorum.
Cümlesini bitirdiği gibi sağ şakağımda bir acı dalgası, bir yanma, burnumda da bir sızı hissettim. Alıştığım şekilde daha doğrusu alıştığımız şekilde dayak attığı ve yediğim günlerden biri olacaktı. Artık bu dayaklar sonucunda içimde ne en ufak bir dayak yeme korkusu ne de sonrasında ağlama duygusu oluşuyordu. Hayatın karşıma çıkardığı bin bir türlü oyun, hayal kırıklığı ve üzüntü: artık duygularımı o kadar çok zedeledi ki, bütün hissettiklerime rağmen ağlayamaz, gözyaşı dökemez olmuştum. Sanki kalbim ve gözlerim arasında bir iletişim sorunu vardı. Uğur, saçlarımı eline dolayıp ikinci darbeyi vurmaya hazırlanırken yakınımdaki kül tabağını Uğur’un başına indirmiş onu sendeletmiştim. Bilmem kaçıncı birası sayesinde ayakta durmakta zorlanırken içimden birden gelen bir dürtü ile hayalarına tekmeyi atmış ve yere yıkmıştım. Hızlı olmalıydım… Sırt çantamı aldığım gibi içine birkaç parça kıyafet, defterimi ve kitabımı atmıştım. Telefonu yanıma almadan kendimi dışarı attım. Mümkün olduğunca uzağa gidecektim, otobüs terminaline geldiğimde ruhani bir varlık gibiydim. Bir köşeye sindim ve düşünürken yakıcı güneş ile arama bir şey gölge yapıyordu. Zaten gölgede oturmuyor muydum? Gölgeye doğru başımı kaldırdığımda…
… Ağacın yaptığı gölgenin içinde bir teyze parktaki kedilere mama veriyordu. Kitabı kapayıp, ayağa kalktığımda biraz canım yandı, ayağımın altına bir şey batmıştı, ufak bir taş parçasıydı. Ayakkabılarımı çıkardığımı hatırlayıp dikkatlice yürüyerek teyze ve kedilere yaklaştım. Ciğer veriyordu teyze kedilere, dikkat ettim de çiğ değildi ciğerler, haşlanmışlardı sanırsam. Kedilerin kuyrukları dik, kendinden emin ve mutlu bir şekilde göğü gösteriyordular. Teyze ile birbirimize gülümseyip, “ne kadar güzel bir şey yapıyorsunuz” dedikten sonra, ayağıma vuran ayakkabıları giyip, çantamı da sırtıma geçirdikten sonra yürümeye başladım. Kırmızı kitabım elimdeydi. Neden okuyamıyordum acaba bu kitabı? Bilmiyorum ama bu kitabı okumak için sanki daha bir çok hayal gücüm olması gerekiyor gibi düşünüyordum. Zaten kendi düşüncelerim ile boğuşurken bu kitabı okumaya cesaret edemiyordum ama illaki okuyacaktım. Bugün olan ben olmasam da yarın veya sonraki ben bu kitabı okumaya başlayacaktım. Hem ne zaman okumaya niyetlensem aklım gidiyor, beynim düşüncelere dalıyordu; ama dediğim gibi bugün okuyabilecek cesaretim nedense bugün olan bende yok.
Ne kadar düşüncelere dalmış, ağacın gölgesinde ne kadar oturdum bilmiyordum ama artık eve gitmek istiyordum. Minibüse binip eve gittim. Yolculuk esnasında canım telefondan müzik dinlemek istemiş ama telefonu yanıma almadığımı, kartı ile beraber evde bıraktığımı hatırladım. Ev mi?... Yok hayır artık orası benim evim değil. Yeni evimin, pardon pardon evimin önüne geldim, İclal Abla’yı gördüm ve hafif bir kafa selamı verip içeri girdim.
Ne bir alışveriş yapmıştım ne de ev ile ilgili herhangi başka bir şey. Eve geldim duş aldım ve aynanın karşısındayım. Kendime bakarak yalnızlığımı kendimle yenmeye çalışıyordum; ama o esnada sanki karnımın alt kısmında bir şey hissettim. Yok artık ne hissedebilirdim ki? Ama düşündüm de kaçıncı gündü bugün? 34 mü yoksa 35 mi? Bilmiyorum, Uğur’dan kurtulmamın üzerinden kaç gün geçtiği gibi bunu da bilmiyordum. Şimdi fark ettim de gerçekten de bir gecikmem vardı. Herhangi bir ağrım filan da yoktu ve içimde değişik bir duygular vardı, sanki karnımda bir şey hareket ediyordu. Tamam şu aşamada fiziksel olarak bir hareket hissetmem imkansız ama hissediyordum, biliyordum. Kırmızı kitabımı ne zaman elime alsam yarınki gün hayatıma yeni biri girmiyor muydu? Aynada benim kadar yalnız olan Leyla’ya baktığımda gözünde bir ıslaklık fark ettim. Sanki ıslaklık biraz daha büyüyüp küçük bir top halini alacak gibiydi. Gerçekten sevdiğim bir insanın, yavrumun geleceğini biliyor ve hayatımın değişeceğini hissediyordum. Murakami’nin dediği gibi “Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir..” sözü aklıma geldi…
“Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir..” 36. Gün içindeyim ve şu an minibüsteyim. Önümde iki seçenek var ve birine öncelik vermek istiyorum. Önce doktor mu yoksa avukat mı?
Defterime son cümlemi yazıp sırt çantama geri koydum ve minibüs şoförüne para vermek için cüzdanımı çantamdan çıkardım.