Kitabın adından aklıma direkt aklıma scarlet Heart: Ryeo türkçe adıyla Aşka Yolculuk geldi. Benzer yönleri var ikisinin de. Kitap hiç sıkmıyor. Uzak doğu mitolojisinden birçok unsur barındırıyor. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı,diğer kitaplarını da okumak istiyorum.
On altı yaşında genç bir kız olan mina, köyünü lanetleyen fırtınaları dindirmek için güzelliği ile dillere yer etmiş shim cheong'un deniz tanrısına gelin olarak kurban edilmesi sırasında onun yerine denize atladı. Shim ve mina'nın abisi birbirini seviyordu ve mina bu aşk için kendini feda etti. Ama Mina'nın bilmediği birşey vardı, Tayflar aleminde o da aşkı bulacaktı. Deniz tanrısının sarayında gözlerini açtıktan sonra anladı. Bir terslik vardı, evet kesinlikle vardı. Peki mina süresinin kısıtlı olduğu bu zamanda bütün bu gizemi çözüp, köyünü kurtarabilecek miydi?
Benim çoğu okurun aksine ne yazık ki hiç beğenmediğim bir kitap oldu “Bir Anın Anatomisi”.
Cercas bu kitabında, 23 Şubat 1981’de başarısız olan bir darbe girişiminde yaşananlardan hareketle aslında
uzun zamandir bu kadar akici bir kitap okumamistim sanirim, hem konusu hem karakterlerini cok sevdim. daha ilk sayfalarindan evrene girdim su gibi akti gitti
bu gibi kitaplara daha fazla ihtiyacim var sanirim
Bitimsizlik Sendromu’nu bitirdiğimde fark ettim ki, insanlık binlerce yıldır ölümsüzlüğün peşinde koşarken meğer kendi felaketini arıyormuş. Kitap alıştığım bilimkurgulardan çok farklı.
ölümün olmadığı bir dünyanın nasıl devasa bir ruhsuzluğa ve çürümeye dönüşeceğini yüzümüze çarpıyor.
Bizi sabah yataktan kaldıran, umut ettiren, hesap sorduran ya da adaletin peşinden koşturan şey, aslında zamanımızın kısıtlı olduğunu bilmemiz. Yazarın dediği gibi, ölüm hayatın sosu. Sınırları olduğu için yaşam bu kadar tatlı ve değerli. Sonsuz bir zamanda ne umut kalıyor, ne korku, ne de sabretmenin bir anlamı...
Kitaptaki kış metaforu da harikaydı: Karın yağdığı anın değil, eridiği anın en soğuk an olması gibi... İnsan hep dünyada bir iz bırakmaya çalışıyor çünkü ömrünün bitmesinden korkuyor. Ölümsüzlük geldiğinde ise o asil merak, üretme dürtüsü ve hayal gücü tamamen ölüyor. Meydan okunacak bir son kalmayınca insan zihni tembelleşiyor. Yani bizi ileri taşıyan şey ölümsüzlük ideali değil, ölüme karşı duyduğumuz o gizli öfke.
Başka bir konu…
Birini bize iyi geldiği ya da hayatımızı kolaylaştırdığı için seviyor, altına mantıklı dayanaklar koyuyoruz. Ama o dayanaklar sarsıldığı an sevgi de çöküyor. Kitaptaki ölümsüzlük çağında ilişkilerin tamamen bir "al-ver" mekanizmasına dönmesi Çocukken hiçbir neden aramadan, sadece o olduğu için sevebildiğimiz o saf duyguyu büyüdükçe nasıl kaybettiğimizi çok net özetliyor.
Özetle bittiğinde insanı elindeki zamana ve hayata sıkı sıkı sarılmaya iten, çok güçlü ve sarsıcı bir roman. Yazara teşekkürlerimi sunuyorum…