Evdeki hesabın çarşıya uymaması her zaman kötü mü sonuçlanır? Lucy Maud Montgomery'nin Yeşilin Kızı Anne-1 isimli kitabını okurken sürekli bu atasözü aklıma geldi çünkü olaylar erkek evlat edinmek istenirken gelen bir kız çocuğu ekseninde gelişmekte. Eser; Matthew ve Marilla Cuthbert kardeşlerin ev vs işlerinde yardımcı olması için bir erkek evlat edinmek isterlerken evlat olarak gelen bir kız çocuğunu ve devamındaki olayları ele almakta.
Kitabı yaklaşık iki hafta önce okuyup bitirdim o yüzden bu incelememde bazı noktaları atlamış olabilirim. Eksiğim olursa affola, bunları belirtmeniz benim için eşsiz bir katkı olur. Bununla birlikte eserdeki bazı olaylara değineceğim için bu inceleme yazısı spoiler içermektedir.
Daha çok gençler ve genç yetişkinlere hitap edecek şekilde yazılan roman; 8 kitaplık bir seri. İncelemeye konu olan bu ilk kitapta evlat edinilen Anne Shirley'in evlat edinildiği sıra olduğu 11 yaş ve 16 yaş aralığındaki olayları ele almakta. Olay kurgusu çok güzeldi. Herhangi bir mantık hatası gibi bir şeye rastlamadım. Olaylar okuru doyurucu bir biçimde sunulmuştu; ne çok gereksiz uzun ne de çok üstünkörüydü.
Romanı okurken birçok duyguyu, düşünceyi hissedip deneyimledim. Yani anlatılanların okura hitap etmesi geçmesi çok güzeldi. Hissettiğim, deneyimlediğim temalara kitaptan örnekler verecek olursam:
1) Marilla ve Matthew'in erkek çocuk yerine yanlışlıkla bir kız çocuğu evlat edinmesinde hem Anne'in hem de Marilla&Matthew kardeşlerin yaşadığı hayal kırıklığını hissettim.
2) Anne ve Diana'nın tanışması ve arada sımsıkı bir dostluk bağının oluşması bana çocukluk arkadaşlığı gibi saf, temiz bir değeri tebessümle yad etmemi sağladı.
3) Anne'nin Diana'ya meşrubat ikram edecekken yanlışlıkla şarap ikram etmesi bazen hayatta hiç istemeden olsa da
Horace McCoy'un 1935 yılında yayımlanan Atları da Vururlar romanı, Büyük Buhran döneminin umutsuzluğunu ve insanın hayatta kalma mücadelesini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seren kısa ama etkisi uzun süren bir eser. Romanın merkezinde, günlerce hatta haftalarca süren yıpratıcı bir dans maratonuna katılan işsiz ve yoksul insanların hikâyesi yer alır.
McCoy, dans maratonunu yalnızca bir yarışma olarak değil, dönemin ekonomik ve toplumsal düzeninin bir metaforu olarak kullanır. Yarışmacılar para, yemek ve biraz olsun görünür olabilmek için bedenlerini ve ruhlarını tüketirken, onları izleyen kalabalık bu acıyı bir eğlenceye dönüştürür. Böylece roman, yoksulluğun insanları nasıl sömürüye açık hâle getirdiğini sert bir gerçekçilikle anlatır.
Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri, umut ile umutsuzluk arasındaki ince çizgiyi sorgulamasıdır. Özellikle Gloria karakteri, hayata karşı duyduğu derin yabancılaşma ve karamsarlıkla dönemin kırılmış hayallerini temsil eder. Onun hikâyesi, yalnızca ekonomik çöküşün değil, insan ruhundaki tükenmişliğin de bir portresidir.
McCoy'un dili sade ve doğrudandır; süslü anlatımlara ihtiyaç duymadan okuru rahatsız edici bir gerçeklikle yüzleştirir. Romanın kısa hacmi, etkisini azaltmak yerine yoğunlaştırır. Sayfalar ilerledikçe okur, karakterlerin fiziksel yorgunluğundan çok ruhsal çöküşünü hisseder.
Atları da Vururlar, yalnızca Büyük Buhran dönemini anlatan bir toplumsal eleştiri değil; insan onuru, umut, çaresizlik ve merhamet üzerine unutulmaz bir sorgulamadır. Aradan geçen onlarca yıla rağmen güncelliğini koruması, McCoy'un insan doğasına dair gözlemlerinin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Kısa ama sarsıcı romanlar sevenler için mutlaka okunması gereken bir klasik.
Atları da VururlarHorace McCoy
Diana, Hektor, Eric, Lucas ve Vanessa... Beş kişilik birbirlerinden bambaşka karakterlere sahip bir grup, sınavların ve arkadaş ilişkilerinin önemli olduğu liselerindeki koridorlarında her zamanki gibi günleri geçerken bildikleri hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlayacaklardır. Her şeyin planlı olması için çaba sarf eden Diana'nın dilinden tanık olunacak olayların başlangıcı ise sıradan gözüken bir okul gününün sounda Hektor'u takip ederken gördüğü manzaradır. Sadece kıpkırmızı iki gözün göründüğü bir yaratık tarafından ısırılan Hektor'un kötüleşmesi ile saklandığı yerden çıkan Diana için uyanma vakti çoktan gelmiştir.
Diana için bilinmeyen bir girdabın içerisine doğru adım attığının bilinci sarsıcı bir gelişmeyken tanık olduğu olay ile Noxborn dünyasının kapılarını araladığının farkında değildir.
"Noxborn dünyasında iki tür vardır. Kırmızılar; yani güç için öldürenler, yok edenler. Ve maviler; koruyanlar, yaşatanlar. "
Hektor ile kendisini ısıran yaratığın hangi taraftan olduğunu biyoloji öğretmenin cümleleri ile öğrenecektir. Okulda her gün gördüğü ve ailelerinin güvenerek çocuklarını emanet ettiği öğretmenlerinin aslında bambaşka kişiler olduğunu fark ettiklerinde gerçekliğin keskinliğinde yapmaları gereken tek şey hayatlarına giren yenilikleri kabullenip kendilerini korumaktır.
Gecenin karanlığında görünenler ve bilinenler güneş doğduğunda gizlenmek için kenara çekilir. Çünkü Noxborn evrenin kendisini hatırlatması için gecenin karanlığına ihtiyacı vardır.
Hektor'un mavi bir Noxborn olduğu anlaşıldığında ve vücudundaki değişimler de gözler görülür bir şekilde dikkat çektiğinde okuldaki dengeler de değişmeye başlayacaktır. Hektor'un yeni güçlerine alışmaya çalışırken yaşananlar beşli grubun çatırdamaya başladığının sinyalleri alarm niteliğinde belli
"Bazı yaralar görünmezdir; onları ancak satır aralarında hissedersiniz."
Beyaz Leke, yalnızca romantik bir hikâye anlatmıyor; aynı zamanda insanların geçmişlerinden taşıdığı izleri, kırgınlıklarını ve iyileşme çabalarını da gözler önüne seriyor. Karakterlerin kusursuz olmaması, onları daha gerçek ve daha yakın hissettiriyor. Okurken zaman zaman sinirlendiğim, zaman zaman ise duygulandığım anlar oldu.
Yazarın akıcı anlatımı sayesinde sayfalar hızla ilerliyor. Özellikle diyaloglar ve karakterlerin iç dünyasına yer verilmesi, hikâyeyle bağ kurmayı kolaylaştırıyor. Elbette bazı olaylar klasik gençlik romanı havası taşısa da, duyguların samimi aktarılması bu eksikliği büyük ölçüde kapatıyor.
Bu kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey, herkesin içinde başkalarının göremediği bir "beyaz leke" taşıyabileceği düşüncesiydi. Kimileri bunu saklamayı seçerken, kimileri ise doğru insanlarla karşılaştığında iyileşmeye başlıyor.
Eğer duygusal yönü güçlü, akıcı ve karakter gelişimine önem veren gençlik romanlarını seviyorsanız, Beyaz Leke'ye bir şans verebilirsiniz. Benim için keyifli ve düşündürücü bir okuma deneyimiydi.
Puanım: 8,5/10.
Beyaz LekeAslı Arslan · İndigo Kitap · 20246,1bin okunma
Bir tarih öğretmeninin 17 Haziran 1986 yılında yaşadığı derin bir aile travmasını ve çocukluk yaralarını konu alan güzel bir eser. Alex Schulman, çocuklukta alınan psikolojik yaraların, anne-baba çocuk ilişkilerindeki sevgisizliğin ve sessizliğin ilerideki yaşamı nasıl şekillendirdiğini, geçmiş ve bugün arasındaki hesaplaşmayı melankolik bir dille anlatıyor.
Eser her ebeveynin çocuk sahibi olmaması gerektiğini gözler önüne seriyor, bu yönüyle aslında ebeveyn-çocuk ilişkisine bir eleştiridir.Yazarın kurgusunda ebeveyn-çocuk ilişkisindeki en büyük trajedi genelde fiziksel şiddet değil, duygusal yokluktur. Çocukların anne babalarının dünyasında fark edilmek, onaylanmak ve güvende hissetmek için verdikleri sessiz çaba eleştiriliyor. Bu yönüyle baya dikkat çekici.
Yazarın kendine has uslubu, bizleri aslında çok da yabancı olmadığımız tanıdık bir hüzünle sarmalayan bu hikayesi kendine doğru çekiyor. Beğenerek ve hüzünlenerek okuduğum bu eseri meraklılarına tavsiye ederim. Şimdiden keyifli okumalar.
17 Haziran