“Temsiller, içinde yer alınan kültürden de devralınır ve içselleştirilerek benliğin bir parçası haline getirilir. İçselleştirilen bu temsiller benliği, söz konusu kültürel temsillerde içkin olan değerleri de benimseyecek şekilde yoğurur. Bu nedenle, bir kültüre egemen olan temsiller aslında politik önem taşırlar. Kültürel temsiller, yalnızca psikolojik duruşları şekillendirmekle kalmaz, toplumsal gerçekliğin nasıl inşa edileceğine ilişkin olarak da, yani, toplumsal yaşamın ve toplumsal kurumların şekillendirilmesinde hangi figür ve sınırların baskın çıkacağı konusunda da çok önemli rol oynar. Kapitalizmin, güçlünün güçsüzü yuttuğu vahşi bir orman gibi mi yoksa özgürlükçü bir ütopya olarak mı kavranacağını (hissedilip yaşanacağını) bu temsiller belirler. Bu yüzden, kültürel temsillerin üretimi üzerinde söz sahibi olmak toplumsal iktidarın muhafazası açısından kritik önem taşıdığı gibi toplumsal dönüşümler amaçlayan ilerici hareketler için de vazgeçilmez bir kaynak oluşturur.”
Savruluştan uyanışın aşamalı takibini sunmuş bize Sabahattin Ali. Kurmacasını, bu uyanışı tetikleyen en etkili yol üzerinden kurmuş; aşk üzerinden. İnsanın içindeki eksiği fark edip bunu bir mücadeleye dönüştürmesi ve esnasındaki buhranı kimseye sıçratmama cesaretini gösterecek kadar yürekli olmayı başarabilmeyi nasihat etmiş. İki insanın farklılığının nasıl birleştirilemez olduğunu, bazı yolların birleşmesinin gerekmediğini hikayeleştirmiş. Kendinizden, hayatınızdan, imkansızlıklarınızdan bir şeyler bulacaksınız, kendinize itiraf edemediklerinizi satırlarda okurken dudağınızın ucu kıvrılacak, gözleriniz dolacak. Yalnız kalmanın, acı olanı sürdürmemenin yegane çare olduğunu anlayacaksınız. Yapıp etmelerinin sorumluluğunu, kendi içinde olmasına rağmen benliğinden ayrı bir parça saydığı metafizik bir varlığa yükleyen bir adamın hikayesi. İradesine söz geçirememenin yükünü, göğsünün altında oturduğuna inandığı bir şeytana yükleme öyküsü.
İçimizdeki ŞeytanSabahattin Ali · Can Yayınları · 2019208,9bin okunma
“…Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var… Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.”
“…fakat kafam her şeyi büyüten bir adese gibi… Oraya giren her şey, yünlü bir kumaş üzerine damlayan yağ lekesi gibi belli olmadan genişliyor, büyüyor… Başka bir şey düşünmek isteyince muvaffak olamıyordum…”