Dedim ya, İstanbul kentinde deliyi akıllıdan ayırmaya kalkışmak için zır deli olmak lâzımdı ve o çılgınlığı, insanca, mertçe, sanatkârca yürütüyordu Fahri Celâl.
Aklı başında bir yaratığın, dünyayı dolu dizgin yaşamadansa bir yere mıhlanıp, boya ya da sözcüklerle kendince bir dünya yaratma sevdasına kapılması, çılgınlık değil de ne, sizce?
Bizler eğilip bükülmüş bedenlerimizle yalnız kalıp etrafımıza baktığımızda ve kimseyi görmediğimizde, hatta havanın direncini bile hissetmediğimizde, içimizden belli anıları geçirir, onlara tutunuruz: Biraz uzağımızda evlerin, hatta bacaları köşeli evlerin olduğunu, karanlığın bu bacalardan evlerin içine, tavan aralarından çeşitli odalara yayıldığını düşünürüz. Ve ertesi gün, her şeyin görülebileceği bir günün başlayacağını bilmek kadar büyük bir mutluluktur.
Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.