"Hiç Fransa'da bulundunuz mu Mösyö Martin?" diye sordu Candide.
"Bulundum," dedi Martin, "pek çok eyaletini gezdim dolaştım. Bazı yerlerde halkın yarısı delidir; birinde ikisinde insanlar fazlasıyla kurnaz, genelde ise epey nazik ve aptaldırlar; bazılarında akıllı geçinmeye çalışırlar ama istisnasız ülkenin her yerinde aşk en birinci meşgaledir, ikincisi kara çalma, üçüncüsü ise boş konuşmadır."
"Komşusunun mahvolduğunu görmek istemeyen tek kente rastlamadım, ne de bir ötekinin sonunu görmeyi istemeyen tek bir aileye. Ne yana baksanız, zayıfları ayaklarına kapandıkları muktedirlere lanet ettiklerini, muktedirlerin ise onlara etinden sütünden faydalanılacak birer koyun gibi davrandıklarını görürsünüz. Bir milyon üniformalı katil Avrupa'nın bir ucundan diğerine dolaşıp sofrasına ekmek koymak için kitabına uygun şekilde can alıp haydutluk ediyor, çünkü daha onurlu bir meslek yok ellerinde. Barış içinde yaşadığı, sanatlarla serpildiği sanılan şehirlerdeyse öyle bir haset, endişe ve huzursuzluğun pençesinde ki insanlar, kuşatma altındaki bir şehrin çektiği sıkıntılardan beter. Gizli acılar aleni sefaletten de amansız."
Köpeklerin, maymunların, papağanların sefaleti bizimkinin binde biridir. Beni kendi dinlerine döndüren Hollandalı rahipler her pazar beyaz olsun siyah olsun herkesin Adem'in oğlu olduğunu söylüyorlar. Şecere uzmanı değilim tabii ama rahipler haklıysa, hepimiz öz kuzen sayılırız. Bir akrabaya bu kadar feci davranılır mı, siz söyleyin."
"Dostlarım, biz hepimiz birer rahibiz. Kral ve tüm aile reisleri her sabah törenle şükür duaları okur, beş altı bin müzisyen de onlara eşlik eder."
"Nasıl olur? Vaaz veren, tartışan, yöneten, entrika çevirip kendileri gibi düşünmeyenleri yakan rahipleriniz yok mu yani?"