Boşluk bazen sessiz değildir.
Bazen insanın içini kemiren, geceleri uykunun arasına sızan, gündüzleri gülüşlerin altına saklanan bir uğultudur. Kimsenin duymadığı ama senin her an hissettiğin bir ağırlık. Ne kadar konuşsan da hafiflemez, ne kadar kaçsan da peşini bırakmaz.
Ait olamamak, dünyanın ritmine ayak uyduramamak gibidir. Herkes bir yere koşar, bir şeye tutunur, bir şeylere inanır. Sen ise durursun. Sanki bu hayata yanlış bir bedenle, yanlış bir kalple, yanlış bir zamana doğmuşsun gibi. Her şey sana biraz yabancı, herkes biraz uzaktır. Kendin bile.
Bazen aynaya bakarsın ve orada gerçekten birini görmezsin. Sadece alışkanlıklarla şekillenmiş bir yüz, hayatta kalmayı öğrenmiş bir beden… Ama ruhun? O hep başka bir yerdeymiş gibi. Sanki sen bu dünyada değil, bu dünya senin üstünden geçmiş gibi.
Boşluk, çoğu zaman yalnızlık değildir. Daha kötüsüdür. Anlaşılmamışlıktır. Kalabalıklar içinde bile görünmez olmaktır. Konuştuğunda duyulmamak, sustuğunda fark edilmemektir. İnsan bazen birinin onu gerçekten görmesini ister; ama kimse bakmaz. Ya da bakarlar ama görmezler.
Ve zamanla insan şuna alışır: Eksik olmaya.
Sessiz çürümeye.
Kendi içinde kaybolmaya.
Bazı geceler, kalbinin içinde koca bir çukur varmış gibi hissedersin. Ne atsan dolmaz. Ne sevgi, ne umut, ne insanlar… Hepsi düşer ve kaybolur. Geriye sadece yankı kalır. Ve o yankı sana hep aynı şeyi fısıldar: “Buraya ait değilsin.”
Belki de en acı olan şudur:
İnsan bir yere ait olamadığında, sonunda kendine de ait olamaz.
Ve o zaman yaşam, var olmaktan çok, katlanmaya dönüşür.