Taşıdığını, kimseler bilemedi, içinde sakladı. Ama saklamak çok yorucu bir şeydi. Taşımaktan daha ağırdı. İçinde bir his olmakla, bir hissin içinde olmak birbirine zannedildiği kadar yakın haller değildi. Kimsenin kimseyi tanımadığı ve bu dünyadan olmayan bir kalabalıkta başını aniden kaldırmış da ışıklı bir yüzle karşılaşmış gibi. Daha evvel bilinmedik bir çehrede yegâne tanışını bilmiş de içinden o cümle geçermiş gibi..
Kalpte taşınıp da hayatın harında sınanmamış sadakat duygusunun ve buz içlerine yerleştirilmiş düşlerin ise ne ateşten kılıçlara, ne de alevden kalkanlara karşı koyabilirliği vardı..
Lâkin taht meydanının ortasında kanayıp duran bir yara vardı. Ve bazı yaraların tamiri ne kadar özenle yapılmış olsa da kan, dışarıya mutlaka sızardı. Yarayı ne taşıyanın ne onaranın ihmalkârlığı söz konusu olabilirdi bunda. Yaranın doğasıyla ilgiliydi sadece bütün bu olanlar.
Aşkın karaladığını aklamanın, aşktan daha büyük olduğunu görebilseydi kül rengini küçük kuş, kısacık ömrü ne kadarsa onun sonuna kadar, ama bambaşka bir mecrada akıp gidecekti bu hikâye. Üstelik bir küçük kuşcağızın ömrüyle de sınırlamayacaktı, taşlara yazılmış yazılar kadar uzun ömürlü olacaktı.
Aşkın karaladığı yeri aşktan başka bir biçimde aklamıştı ama aşka talipli. Aşktan öte değil, aşktan beri, aşkın cümlesine talipti. O kadarıyla sınırlı. Ne de olsa kalbi bir kuşcağızın kalbi kadardı.