Selâm Olsun Aşık Veysel 'e
1. Bölüm — Aşık Veysel “Toprağın Dilini Bilen Adam” Bir bozkır sabahında doğdu sesin, Anadolu sardı seni bağrına. Gözlerin görmese de dünya denen resmi, Kalbin baktı insanın yarınına. Bir saz aldın sustun önce, Sonra dağlar konuştu telinden. Her mısrada bir ömür saklıydı, Her söz aktı tertemiz gönlünden. Dost dedin, yol dedin, kara toprak, İnsanı anlattın insanca. Koca dünya kördü belki sana, Sen gördün herkesi en açıkça. Bir ozan değildin yalnızca sen, Bir milletin vicdanıydın aslında. Adın kaldı türkülerin içinde, Yarınlara uzanan duanda. Kısa Öykü: “Sazdaki Işık” Köy sessizdi. Rüzgâr, kuru otların arasından geçerken bir adam avlunun köşesinde sazını usulca eline aldı. Gözleri dünyayı görmüyordu belki… Ama insanların görmediği şeyleri o hissediyordu. Bir çocuk yaklaştı ve sordu: “Hiç görmeden nasıl bu kadar güzel anlatıyorsun dünyayı?” Adam gülümsedi. Parmaklarını sazın tellerine dokundurdu. “Evlat…” dedi. “Göz bazen bakar ama görmez. İnsan, kalbi kadar görür.” Ve o gün Anadolu bir türkü daha öğrendi. Yıllar sonra insanlar o türküyü dinlediğinde yalnız bir ozanı değil, hayatı anlamayı öğrendi.
İnsan ve Duygular
İTHAF Bu Novella; karne parası, odun ve kömür parası için utandırılan; M.E.B. onaylı ders kitapları okul çantasındayken "yardımcı kaynak" kılıfıyla sunulan o derginin ücretini ödeyemediği için velisi ile öğretmeni arasında ezilen, utancından sıranın altına giren dünün talebelerine; Masasının başköşesinden eksik etmediği bir metrelik cetveli asıl amacının dışında kullanan sözde öğretmenlere; minicik yüreklerin aynasına salya saçarak bağıranlara; o küçücük parmak uçlarını birleştirip titreyerek uzatanlara, uçlarına kâh cetvelle kâh sopayla at nalı çakarcasına vuran "öğretmeyenlere"; Elin çocuklarına bak, el gün ne der, adam ol!" denilerek her fırsatta azarlanan; "Acaba kızarlar mı?" kaygısıyla acıktığını, susadığını dahi söyleyemeyen o çekingen kalplere; Ve rengârenk bisikletlere, bisikletçi dükkânlarının önünde sarı sıcağın altında saatlerce bakan, onlara dokunmaya bile korkan çocukluğunun elinin bırakamayanlara; Bugün Nöropsikiyatrik sendromların sancılarını çeken, nasıl düşüneceği öğretilen dünün ve bugünün tüm çocuklarına atfen... Ucu kör ve kırık bir kurşun kalemle yazılmıştır. Can Bayındır; çocukluğun kuytu köşelerinde saklı kalan travmaların, yetişkinlik hayatındaki Nöropsikiyatrik izdüşümlerini takip ediyor. Toplumun ve eğitim sisteminin “adam etme” adı altında bıraktığı kalıcı izleri, sarsıcı bir dürüstlükle ele alan yazar; susturulmuş bir neslin kolektif hafızasını kayıt altına alıyor. Bu eserinde, geçmişin bugünü nasıl yönettiğini sorgularken; okuru, kendi çocukluk yaralarıyla cesur bir hesaplaşmaya sürüklüyor.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Bir olaydan esinlenerek...
kar yağıyordu... günlerdir.. aylardır... sabah-akşam... bense sıcak topraklardan geliyordum... ilk defa kara kışı görüyordum... ve ilk defa bir sevgilim olmuştu... o gün hastaydı, iş biter bitmez eve gitmişti... oysa normalde hep yanıma gelir beni beklerdi.. özlemiştim iki saatte... ve kar yağıyordu... bir arkadaş yöresel birşeyler getirmişti bize yemek için... ama o yoktu... ben de dağıttım hepsini... ah bir uyansa... meraktan ölecektim... arasa mıydım... ya uyandırırsam... saatler de geçmek bilmiyordu ki... ve kar yağıyordu... nihayet beklediğim mesaj geldi... uyanmıştı, biraz daha iyiydi... yemek yemesi gerekiyordu... ama yalnız ve hastaydı... konuştuk, iş bitiminde dışarıdan yemek götürecektim... kapıdan yemeği verecek, bir yüzünü görüp dönecektim... hala kar yağıyordu, ben yürüyordum telefonla konuşa konuşa... gelirken kendine de yemek al beraber yiyelim diyordu... kim? ben? hayatı daima töreye göre yaşayan ben, sevdiğim bile olsa yalnız bir hanımın evine gireceğim? asla... nihayet anlaştık... iki yemek alacağım... biri ona, biri bana... ona yemeğini kapıdan verdikten sonra ben kendi yemeğim ile kendi evime gideceğim... böylece aç kalmayacağım, ve o da rahat edecek... ne güzel yürekli bir kızdı...
Şiir
SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR Orta Asya’dan Nizam-ı Âlem’e SELİM GÜRBÜZER Uzun yıllar uğraşı sonucu oluşan Güneş Doğudan Doğar adlı eserim 2022 yılının son aylarında Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılıktan (KDY) okuyucuyla buluşup, yayımlanan eserim 9 ayrı bölümden oluşmakta. Ve bu eser 454 sayfa hacimlidir. Kitabın önsözünde şu ifadelere yer verdim: “Allah-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine sonsuz hamdu senalar, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’e salat ve selam olsun. Eser incelendiğinde Orta Asya’dan başlayan bu kutlu yolun Balkanlar’a uzandığını, oradan da Viyana kapılarına kadar uzandığını görürüz. Orta Asya’dan başlayan bu koşunun hem maddi hem de manevi cephesini okuyucuya ilginç geleceğini umduğum bir üslup çerçevesinde dikkatinize sunmaya çalıştığım görülecektir. Tabii ki, bu uzun soluklu koşuyu bir solukta anlatmanın mümkün olmadığının idrakiyle ortaya karınca kararınca ne koyabilirsek buna da şükretmemiz gerekecektir. Hem nasıl şükretmeyelim ki, hele bilhassa tarihi süreç içerisinde Başbuğu Hakanlara ışık saçan Gönül Sultanlarının manevi tasarruf ve sohbet iklimi altında bu eseri kaleme almanın hazzını almak bile başlı başına bizim için büyük bir nimet olsa gerektir.. Bu nedenledir ki eserin hazırlanmasında yaklaşık 10 yıllık bir süre içerisinde büyük bir titizlikle defalarca gözden geçirip olgunlaştığına kanaat getirdiğim noktada 2022 yılın son ayı itibariyle vira bismillah deyip siz değerli okuyucularımın beğenisine sunmuş durumdayım. Oldu ya, şayet anlatılması gereken gözden kaçan hususlara değinmeyip ya da anlatımlarımızda sürçülisan babından hatalarımız olduysa da şimdiden okuyuculardan bizleri mazur görmelerini dilerim. Her ne kadar Orta Asya’dan Nizam-ı âleme giden yolun tarihi akış çerçevesini tam
Atatürk'ün vefatından 15 yıl sonra naaşını muayene eden patolog anlatıyor: O gün etnografya müzesine girdiğimizde derin bir sessizlik ve ağır sorumluluk vardı. Vinçlerle mermer lahit kandırıldı, ardından betonlar kırılarak çelik tabuta ulaşıldı. Tabutun kapağı açıldığında, önce bir gaz kokusu yayıldı ardından Atatürk'ün yüzünü örten ince bir kefen görüldü. Elimle yavaşça kefeni araladım. O an, odadaki herkes nefesini tutmuştu. Karşımda, 15 yıl önce Dolmabahçe'de uyur gibi bırakılan Atatürk duruyordu. Hiç bozulmamıştı, sanki o sabah tıraş olmuş gibi taze bir yüzü vardı. Saçları,o meşhur sarı kaşları ve hatta cildinin dokusu olduğu gibi korunmuştu. Gözleri hafif aralıktı ve o derin bakışları sanki hala üzerindeydi. Tıbbi açıdan baktığımda tahnit işleminin ne kadar başarılı olduğunu gördüm. Gül ağacından talaşlar içerisinde muhafaza edilmişti. Yüzünde hiçbir deformasyon yoktu, sadece hafif bir pembelik kalmıştı. Yanındaki görevlilere döndüm ve "vücut tamamen korunmuş, hiçbir işlem yapmaya gerek yok" dedim. O an üzerimdeki ağır yük kalkmış, yerine sonsuz bir saygıya bırakmıştı. Naaşı geçici kabrinden çıkarılıp Anıtkabir'e götürülmek üzere hazırlanırken, Türk Milletinin ebedi liderlerinin sanki hiç ölmemişçesine karşında duruyor olması, hayatım boyunca hiç unutamayacağın en sarsıcı andı.
Rektör olmak için gerekli olan üç yıllık profesörlük şartının kaldırılma olayı. Sebze bile ancak 45 günde oluşurken, bu adam 25 günde rektör oldu. Kronolojik süreç 1. Eski kural 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na göre rektör atanacak kişinin: Profesör olması, Profesörlükte en az üç yılını doldurmuş olması gerekiyordu. Bu şart uzun yıllar yürürlükteydi. 2. 9 Temmuz 2018 – 703 sayılı KHK Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş kapsamında yayımlanan 703 sayılı KHK ile rektör atamalarındaki bazı şartlar değiştirildi ve üç yıllık profesörlük şartı kaldırıldı. Ancak bu değişiklik kamuoyunda tartışma yarattı. 3. 15 Temmuz 2018 – Şart yeniden getirildi Yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile: "Rektörler en az üç yıl profesörlük yapmış kişiler arasından atanır" hükmü yeniden yürürlüğe sokuldu. Böylece eski sistem geri gelmiş oldu. Hürriyet 4. 25 Temmuz 2018 – Yusuf Tekin müsteşarlıktan ayrıldı Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesiyle MEB Müsteşarlığı kaldırıldı ve Yusuf Tekin görevinden ayrıldı. T24 5. 17 Ağustos 2018 – Profesör oldu Yusuf Tekin profesör unvanını aldı. Ancak yürürlükteki kurala göre rektör olabilmesi için normal şartlarda 17 Ağustos 2021'e kadar üç yıl beklemesi gerekiyordu. Cumhuriyet
Eğitim