1949 yılı başlarında, genç Sezai'nin, Büyük Doğu'ya bazı mektuplar yazdığını, 'Sizinle Başbaşa' köşesinde kendisine verilen cevaplardan anlıyoruz. Bu cevaplardan birini, o yılların Sezai Karakoç'u hakkında fikir vermesi amacıyla buraya alıyoruz:
"B. Mehmet Sezai Karakoç, G. Antep- Cevabın gecikmesi, mektubunuzun fazla sevilmesinden oldu. Alaka ve canlılığınızdan çok mütehassis bulunuyoruz. İşte aradığımız, hasretini çektiğimiz genç adamın ruhî farikası... Temenni ederiz ki, bir gün karşılaşalım... Hissettiğimiz sevgi önünde, bazen sevgi kelimesini sevemez oluyoruz. Sizi bu sevgiyle selamlarız." Bu satırlar, muhtemelen Necip Fazıl Kısakürek'e aittir. Ve bu iki insan yıllar sonra karşılaşacak, aynı 'yol'un ön saflarında yer alacaklardır.
Her gün biriken bulaşığı ve çamaşırı yıka. Mutfağı süpür, çöpü dışarı çıkar. Postayı al ve ayıkla. Her gün e-postaları oku ve cevapla. Her gün yıkan. Banyo kirlenir, temizle. Yerleri süpür, sil. Toz al. Kıyafetler küçülür, yıpranır; berbere, dişçiye ve doktora gidilmesi gerekir. Derin düşüncelere zaman yok, sadece binlerce iş.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Şam' dayız
Mevlana ve Mesnevi
Muhyiddin ve Yasin
Şems ve Füsus
Şems nasıl değiştirdi
Bengisu sarnıçlarından geçirerek
Mevlana Celaleddin'i
Ve Yasin bir delikanlı biçiminde
Ağır ölüm hastalığında
Nasıl iyileştirdi İbn-i Arabi'yi
Mekke çatısında Füsus'un ve Fütuhat'ın yapraklarını
ayıklayan
Güneşin yağmurun ve rüzgarın yardımcısı kimdi
Şam çarşılarında Şems'e rastlamadı mı
Yolun bir kıyısında o öbürü bir kıyısında
Şems bir soruydu
Bir cevaptı Mevlana
Benziyorlardı bir arada
Kişinin kendisiyle yaptığı bir konuşmaya
Muhyiddin'in İbnürrüşd'e dediği gibi
Bir evet bir hayır demedi Mevlana
Hep evet dedi Şems'e bu konuşmada
Şam çarşılarında Mevlana
Aradı durdu Şems'i
Sartre, Heidegger ve Camus bir bara girerler.
Sartre derin bir iç çekip der ki: "Hayatın hiçbir anlamı yok, her şey bomboş. Garson, bana bir bira ver!"
Heidegger ekler: "Asıl mesele 'Varlık'ın kendisidir ama o da Hiçlik'te gizlidir. Garson, bana da bir bira!"
Camus masaya vurur: "Hayat tamamen absürttür dostlarım! Anlamsızlığa karşı tek başkaldırı yaşamaya devam etmektir. Garson, bana da bir bira!"
Garson biraları getirir, masaya bırakır ve şöyle der:
— "Madem hayat bu kadar anlamsız ve boş, hesabı kim ödüyor? Yoksa varoluşsal olarak hesabı da mı Hiçlik'e yazıyoruz?"
13. yüzyıla gelindiğinde İngiliz hukuku tecavüze kağıt üstünde ciddi cezalar veriyordu ama süreç yine suçlanan adamların lehine işliyordu büyük ölçüde. Eğer tecavüzcü olduğu söylenen adam ruhban sınıfının bir üyesiyse (çoğu İngiliz tecavüz sanığının olduğu gibi), ılımlı cezaların temayül haline geldiği kilise mahkemesinde görülen davadan paçayı kurtarma şansı büyüktü. Eğer suçlanan kişi bir aristokratsa, davanın muhtemelen iyi muamele göreceği soylular mahkemesinde görülmesini talep edebiliyordu. Öte yandan eğer sanık "asliye hukuk mahkemesine" çıkarılabilmişse ve mağdur davayı sonuna kadar götürebilecek güce sahipse, sanığa ölüm cezası verilme ihtimali söz konusu olabiliyordu. Bu gibi davalarda hukuksal süreç kadınlar için meşakkatli ve tehlikeliydi. Saldırıdan hemen sonra genellikle çocuk olan mağdurdan "bağırıp çağırması" ve kanlı giysilerini saygın insanlardan oluşan gruba göstermesi bekleniyordu. Ancak ondan sonra suçu bildirmek için çeşitli kamu otoritelerine başvurabiliyor ve her seferinde olayı aynı şekilde anlatması gerekiyordu. Kırk gün içinde dava açmak zorunda olan mağdurdan başka belgeler de isteniyordu. Gelgelim belgelerdeki herhangi bir farklılık veya prosedürdeki başka yanlış adımlar davayı geçersiz kılabiliyor ve haksız ithamda bulunmaktan dolayı mağdur hapse atılabiliyordu. Bu sadece bir gözdağı değildi. Kendisine tecavüz etmiş adama dava açma cesareti gösteren kadınların neredeyse yarısı sonunda hapsi boyluyordu. 1320 yılının bir Mart akşamında, Londralı bir eyercinin on bir yaşındaki kızı Joan Seler kalabalık bir Londra caddesinde bulunan evinin dışında duruyordu. O sırada Fransız tüccar Reymond Limoges aniden kızı kolundan tuttuğu gibi sokaklarda sürükleyerek odasına götürmüştü. Mahkeme kayıtlarına göre Limoges kızı yere fırlatmıştı: "[Limoges]