Emile Zola’nın Germinal kitabını okurken inişli, çıkışlı ruh hali içindeydim. Aç kaldım, umut ettim, isyan ettim, ölmek istedim, yaşamak istedim. Madende çalıştım, ciğerlerime kömür kokusunu çektim. Çocuklarımı doyurabilmek için soylu sınıfından yardım dilendim. Grev sözcüsü oldum, greve katıldım. Soylu sınıfı grevi kazandı; umut etmeyi bıraktım, kaderime boyun eğdim. Madene dönüp soylu sınıfı için çalışmaya başladım. Göçük altında kaldım, ben kurtuldum; ama arkadaşlarım öldü...
Kitabın son birkaç sayfasına geldiğimde ise; kitabın bir karakteri olmaktan sıyrılıp, gerçek dünyaya dönmüştüm artık. İçimde anlam veremediğim bir acı vardı ama. Böyle umutsuz bitmemesi gerekiyor, biraz umut ışığı görsem içim rahatlayacak, kaldığım yerden devam edeceğim diyordum. Neyse ki geldi o umut ışığı, hem deöyle güzel geldi ki tam sevdiğim üslupta idi.
‘’Nisan güneşi olanca görkemiyle tahtına kurulmuş
dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ısıtıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar baş vermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, ısıya ve ışığa kavuşmak üzere toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu büyük bir coşkunluk içinde hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu’’
Bu paragrafı okurken umudum yavaş yavaş canlanıyordu. Bu sırada kulağımda yankılanan cümle ise içimdeki heyecan ve umudu tekrardan yeşertti. Kaldığım yerden devam edebilirdim artık...
‘’Dünya hep yenidir’’ dedi Coro Mena, ‘’kökleri ne kadar eski olsa da.
Ursula K. Le Guin
Dünyaya Orman Denir