.. zaten tabiatın vahşisini, heybetlisini ne diye severler bilinmez. Vahşilikten, heybetten ne çıkar? Mesela deniz ... insana hüzün vermekten başka şeye yaramaz. Baktıkça ağlayacağınız gelir. Bu uçsuz bucaksız su kütlesi önünde ruh ezilip büzülür; hiç değişmeden, alabildiğine uzayıp giden bu güzel manzarada yorulan göz dinlenecek yer bulamaz. Dalgaların azgın atılışları, vahşi gürleyişleri insanın zayıf kulaklarını incitir; dünyanın ilk gününden başladıkları esrarı, hüzünlü şarkılarını tekrarlayıp dururlar. Hep aynı inilti, hep aynı şikayetler, işkence edilen bir ejderin şikayetleri.. Bir de bunlara katılan keskin, uğursuz, kimin olduğu bilinmeyen bağrışmalar. Etrafta kuş cıvıltılarından eser yoktur; yalnızca sessiz martılar, bir mahkum gibi kah kıyıda kah sular üstünde dertli dertli uçuşurlar. Vahşi bir hayvanın kükremesi tabiatın bu acı haykırışları yanında hiç kalır. İnsan sesi duyulmaz olur. Bu geniş tablonun kıvrımları arasında insanın kendisi de küçüldükçe küçülür, kaybolur gider. Denizi seyretmenin insanı sıkması belki de bu yüzdendir. İstemem denizi eksik olsun. onun sakinliği, hareketsizliği bile insanı rahatsız eder. Suyun ince, belirsiz ürperişleri içinde insan hep aynı sınırsız gücü görür. o anda uyuklayan bu güç bazen insanın mağrur iradesiyle ne insafsızca eğlenir. Onun en sevgili umutlarını, çabalarını, eserlerini ne dipsiz derinliklere gömer. Dağlar ve uçurumlar da insanın gönlüne ferahlık veren şeyler değildir. Onlar da üstümüze yürüyen bir vahşi hayvanın dişler ve pençeleri gibi korkulu, belalıdır. Aczimizi öyle yüzümüze vururlar ki, hep ölüm tasası içinde yaşarız. Kayalıklar ve uçurumlar üzerindeki gök de sanki insanları bırakıp uzaklara gitmiş erişilmez bir ülkedir. Kahramanımızın birbidenbire içerisine düştüğü yer bambaşkaydı. Orda gök tersine
.. yüzünde, düşünce gayretinin, açık seçik hiçbir kaygının belirtisi yoktu. Düşünce bu çehrede serseri bir kuş gibi dolaşıyor, gözlerinden şöyle bir gelip geçiyor, yarı açık dudaklarında biraz duraklıyor, alnının kıvrımlarında saklanıyor, sonra iyice silinip gidiyordu. O zaman bütün çehreyi kayıtsızlığın tek renkli ışığı kaplıyordu. Sonra bu kayıtsızlık bütün vücuduna geçiyor, hırkasının kıvrımlarına kadar yayılıyordu. Zaman zaman gözleri sıkıntıya, yorgunluğa benzer bir şeyle bulanıyordu; ama yalnız çehresinin değil, bütün varlığının hakim ve devamlı ifadesi olan rehaveti, ne yorgunluk ne de sıkıntı bir an olsun bozabiliyordu.