Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
bir çekmece bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
Haziran’da gece yarısında,
Gizemli bir ayışığı altında,
Tenimde serinliği altın kıyıların
Karşımda dingin tepesi dağların
Büyülenir ezgiler eşliğinde
Ve göklerin nemli, baygın tütsüleri
Vadiye kanatlanır sessizce
Gizemli bir ayışığı altında
Eğilir bir bir biberler mezarına,
Ak zambaklar dalgalara tutunur
Çürüyen suskun yıkıntıları kentin
Sarılır göğsüne gecenin sisini
Ve göl çekilir ebedi uykusuna
Lethe gibi, bak! Akarsular sakin
Bir uykuya dalmış yatağında
Sanki hiç uyanmayacakmış gibi
Uyuyor bütün güzellikler de
Irene’nin kaderiyle yattığı yerde…
Ah, görkemli prenses, gerçek olabilir mi
Bu pencerenin kara gidiyor açılması?
Başıboş bir rüzgârın perdeleri
Alaycı ruhlar gibi dalgalandıması?
Seslenirken her boşluktan büyücüler,
Arsızca odanda dolaşır gölgeleri,
Mezarının süslü kapağı altında
Gizlenmiş uyuyan ruhun,
Uzayıp kısaldıkça duvarlarda gölgeler
Uçuşuyor beyaz hayaletler gibi…
Kendi ayaklarımızın üzerinde durma sevdasının peşine düşüyor ancak kendimizden neler eksilttiğimizin farkına dahi varamıyoruz. Hadi hiçbir şey eksilmedi diyelim, saliha bir eş olup eşinin yolunu gözlemek, evlatlarına hizmet edip onları en güzel şekilde eğiten bir muallime olmak okuyan yahut çalışan bir kadın için pek mümkün olmuyor. Çünkü onun hep başka koşuşturmaları ve meşguliyetleri oluyor.
Nasıl tarif etsem ayrılığı? Her şeye, her yere sinmiş ayrılığı...
Bir tren düdüğü, bir vapur çığlığı, kahve fincanındaki telve, bir atlas yelken, turna katarı, kıvrım kıvrım yollar, ay ışığı..
Durup dururken söylenmemiş bu mısralar:
"AY IŞIĞI PENCEREDEN GİRENDE,
SENDEN YANA HAYAL KURMAK NE GÜZEL.."*