Yüz bin yıl boyunca yaşayıp ölmeyi bekledim.
Beklemekten başka bir meziyetim yoktu zaten.
Umursamazlık dediler buna; ben ona hayatta kalmanın en sessiz biçimi derdim.
Bir yerlere geç kaldım hep.
Ama kimseye değil — kendime.
İnsan kendine geç kalınca, saatler utanır, takvimler susar.
Ben de sustum. Çok iyi sustum.
O kadar iyi sustum ki, sonunda herkes beni anlayan biri sandı.
Tutunmak istedim mi?
Elbette.
Ama tutunacak dallar hep ya çürük çıktı ya da bana ait değildi.
Ben de havada asılı kalmayı öğrendim.
Düşmeden durmayı.
Ne başarı sayıldı bu, ne yenilgi.
Sadece uzun bir idare etme hali.
İnsanlar bir şey olmayı beklerken,
ben olmamayı başardım.
Büyük bir emekti bu.
Kimse takdir etmedi. Olsun.
Yüz bin yıl yaşadım dediysem, abartı sanma.
Bazı anlar vardır, bir ömre bedel sürer.
Bazı ömürler de bir an kadar bile yer kaplamaz.
Ben ikisinin arasında kaldım.
Ne tam vardım, ne tam yoktum.
Şimdi ölümü beklemiyorum artık.
O da sıkılırdı beklemekten.
Bir kenara oturduk ikimiz,
aynı umursamazlıkla
hayatı seyrediyoruz.