O erkek çocuğu ve kendini oyalayacak şeyler bulabildiği için ortamın olumsuz etkilerini bastırıyordu; kotramızın kaptanıyla, tayfalarla arası iyiydi; balığa gidiyordu, yüzüyordu... Bense her şeyi çok iyi hatırlıyorum ve altını çiziyorum. Daima kendime dönük bir bilincim var...
"Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?"
İçi tamamen, etrafında aşılmayan bir duvar ile ayrılmıştı. Yani gönülden gönüle giden ve insan saadetinin hakiki manasını ifade eden bir temasa kavuşmuş değildi. O zamana kadar, içindeki bu aşılmaz duvar içinde varlığı daima bir şey bekler gibi bekler, kendi cinsine ait olmayan hayvanlar arasına düşmüş bir hayvan yavrusu gibi gariplik duyardı.