Melekler ve Şeytanlar
İtiraf etmem gerekirse okumaya başlamadan önce kitabın konusunu bilmiyordum. Her zaman bir şekide karşıma çıkan Dan Brown kitaplarından birini artık okumalıydım. Küçük bir araştırma sonucu ilk olarak Melekler ve Şeytanlar’ı okumaya karar verdim.
Kitaba başta adapte olmak için biraz zorlandım. Evet ilginç bir şekilde serüven başlıyor. Ancak daha sonrasında bilim, fizik, din konularından bahsedilirken insan sıkılabiliyor. Ne kadar sıkılsam da biliyordum ki kitapların giriş bölümleri her zaman sıkıcıdır. Gelişme bölümüne geldiğimizde ise kitap akıp gidiyor.
Sanat, tarih, farklı kültür ve yapılara ilginiz varsa kitap size ekstra güzel gelecektir. Kitap 500 küsür sayfa olmasına rağmen anlatılan zaman dilimi bir, bir buçuk günlük..
Küçük bir özet geçmek gerekirse,
CERN laboratuvarlarında bir cinayet ile başlıyor her şey. CERN genel direktörü Maximilian Kohler, bu cinayeti çözebilmek için Harvard Üniversitesinde dini simgebilim profesörü olan Robert Langdon’dan yardım istiyor. Laboratuvara gelen Langdon’ı ise büyük bir süpriz bekliyor. Geçmişten gelen bir kardeşlik tekrardan mı gündeme gelmişti? Peki bu kardeşlik ne planlıyordu ve amacı neydi? Langdon bu soruların cevabını ararken kendisini Vittoria Vetra ile bir bilmecenin peşinde Vatikan Sokaklarında buluyor. Vatikan’ı ve gelecek cinayetleri engelleyebilmek için kendilerine tehlikeye atan Langdon ve Vittoria’ı ise bir sürü macera bekliyor. Bu macerada kim haklı kim haksız kim melek kim şeytan bilmek ise son dakikaya kadar bir bilmece.
Kitabı bitirdiğimde büyük bir maceradan çıkmış gibi hissettim. Robert Langon yerine ben nefessiz kalmış ben ıslanmış ben yorulmuş gibiyim. Son olarak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim bu kitap bana Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası kitabını anımsattı. Sanırım her iki