Lolita, rahatsız edici gücünü güzel cümlelerle çirkin bir gerçeği aynı masaya oturtmasından alır. Nabokov burada okuru rahat bir hikâyeye değil, dili parlatılmış bir karanlığın içine sokar. Humbert Humbert’in anlatımı ilk bakışta zeki, süslü, hatta büyüleyici görünebilir; fakat bu parlak cümlelerin altında kendi saplantısını şiirle maskelemeye çalışan hastalıklı bir bilinç vardır. Romanın en sarsıcı tarafı da budur: Kötülük bazen kaba saba gelmez; iyi seçilmiş kelimelerle, zarif cümlelerle, kendini haklı çıkarmaya çalışan bir sesle gelir.
Hikâyenin merkezinde Humbert’in Dolores Haze’e duyduğu saplantı vardır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey, onun anlattığı “aşk”ın aslında sevgi değil, sahip olma isteği olmasıdır. Dolores, onun zihninde gerçek bir çocuk olmaktan çıkarılıp bir fantezi nesnesine dönüştürülür; roman ilerledikçe okur da anlatıcının diliyle gerçek arasındaki uçurumu fark etmeye başlar. Humbert kendini romantik, trajik ve tutkulu biri gibi sunmaya çalışır; ama satırların arasından bencil, manipülatif ve yıkıcı bir adam çıkar. Bu yüzden metin sadece olayları değil, anlatıcının kendini aklama çabasını da okumayı gerektirir.
Dolores’in sesi romanda çoğu zaman bastırılmıştır; asıl acı da burada büyür. Onu çoğunlukla Humbert’in gözünden görürüz, yani hikâye baştan bozuk bir aynadan yansır. Bu tercih, romanı daha da rahatsız edici yapar; çünkü okur anlatılan şeyle anlatımın güzelliği arasında sıkışır. Bir tarafta edebiyatın olağanüstü dili vardır, diğer tarafta o dilin örttüğü ahlaki çürüme. Nabokov’un yaptığı şey, okura “bak ne güzel anlatılmış” dedirtmekten çok, “güzel anlatılan her şeye güvenilir mi?” sorusunu sordurmaktır.
Bu eser, aşk romanı gibi okunursa yanlış yere çıkar; asıl mesele saplantının, gücün, istismarın ve anlatıcının gerçeği nasıl