İçimizde, herkese sunamayacağımız güzellikler de taşıyoruz. Samimiyet biraz da herkesin hak etmediğini,bir ya da birkaç kişiye, yani hak edene aktarabilme lüksü değil mi? Bu sayede karşımızdaki insan da kendini özel ve değerli hisseder, sahici bağlar da işte böyle kurulur.
Günümüzde yüksek rütbelere gelmiş siyasetçilerin, makam sahibi yöneticilerin, liyakatten yoksun, şımarık, sonradan görme çocuklarının nerelere geldiklerini, hak etmedikleri makamlarda neleri kırıp döktüklerini ibretle seyretmekteyiz. Burada size bir örnek vermek istiyorum. Mesela Kanuni'nin biricik kızı Mihrimah Sultan, eşi ünlü Sadrazam Rüstem Paşa. Onların hiç çocuğu olmadı mı? Elbette oldu. Peki biz bu çocukların isimlerini neden bilmiyoruz? İşte bu sebepten. Halbuki bu çocukların bir kısmı Mihrimah Sultan'ın Üsküdar'da, bir kısmı da Edirnekapı'da yaptırdığı camilerin bahçesinde yatmaktalar. Sadece iktidardakilerin çocuğu olma vasfı dışında bir özelliği olmayan insanları eğer toplum yakından tanıyorsa, orada bir tuhaflık var demektir!
Altınla eşdeğer kalplerimiz vardı bizim. Herhangi birine emanet edilmeyecek kadar değerliydi. Her insan bu kalpleri hak etmezdi. Biz de bunun farkındaydık. Kalp, değeri parayla ölçülmeyecek nitelikte olan bir organ. Organdan daha fazlası. Hislerimizin tek çıkış noktası. Bir kalp, öyle herkese emanet edilir mi hiç? Kime emanet edeceğimizi bilmemiz gerekir. Kırmayacak, dökmeyecek ve yaralamayacak birine emanet edilmeli bu altın kalpler. Bir organ hayal edin, öyle pahal bir organ ki... O olmasaydı belki de hiçbir canlı hayatta olmazdı. Çünkü o, insanı yaşatan bir organdır. Tıpkı Hayy bin Yakzan'ın annesinin ölümünü çözmeye çalışmasıyla kalp denilen organı keşfetmesi gibi.