Sanırım, insanlar çoğu zaman mutluluk ile hazzı birbirine karıştırıp, kendilerine haz veren yaşantıları mutluluk diye adlandırıyorlar. Çünkü bana göre mutluluk bir durum değil, süreç; dış etkenlere doğrudan bağlı olmayan, iç dünyamızın derinliklerinden gelen ve zaman zaman buluşabildiğimiz bir yaşantı. Kendimizi bir diğer insanla ya da evrenle bir "bütün" olarak yaşayabildiğimiz, bazen de sadece yaşıyor olmanın bize sevinç verdiği anlarda, bir başka deyişle kendimizi ve dünyamizi gözlemlemekten özgürleşebildiğimiz zamanlarda bizi sarıveren bir duygu, ısmarlanması mümkün olmayan. Ancak buna rağmen, zaman zaman yine de bizi memnun eden ya da bize haz veren yaşantılar için de "Mutlu oldum" ya da "Beni mutlu etti" gibi ifadeler kullaniyoruz, mutluluğun adını koyduğumuz an, onun zaten baska bir yaşantıya dönüşeceğini düşünemeden.
Büyük kent insanın sık kullandığı uyuşturuculardan biri de hız. Ayni şey, telaşsız da aynı sürede yapılabilir, üstelik yapılacak seye ayrılan zaman ve enerjinin bir bölümü seferberlik sırasında tüketilmeden. Ama hız, insanın içindeki boşlukla yüzleşmemesi için çağdaş normların da pekiştirdiği ve uyuşturucu niteliği kazandığında yavaşlatılması zor bir araç. "Yaşamın amacı ölumdür" ilkesi doğrultusunda, her anı, aslında ne olduğu da pek tanımlanmamış bir sona, bir an önce ulaşmak istercesine yaşamak. Ölçülen zamanın egemenliği, benliğimize mal ettigimiz çalar saatlerden ötürü ilk bakışta bize baş edilmez görünebilir.
Ancak yaşantılarımıza dikkatle bakıldığında, pek çok şeyi, saati ayarlamış oldugumuz zamanda degil de "esref saati" geldiginde gerçekleştirebildiğimizi görebiliriz. Trafik ışıkları kırmızıya dönüşmeden önce yetişebilmek için seferberlik durumuna geçtiğinizde ya da asansörün gelmesini bekleyemeden merdivene yöneldiğinizde kazandığınız saniyelerin neden sizden daha degerli olduğu sorusunu hiç kendinize sordunuz mu? Üstelik, fizikçi Julian Barber'in Zamanın Sonu (The End of Time) kitabinda "zaman olmayan zaman"ı anlatırken açıkladığı gibi, zaman aslında var olmayan bir şey, o herhangi bir yöne doğru akmıyor, genetik kodlarımız gereği biz değişiyoruz, gelişiyoruz, eskiyoruz.
Anlaşılabilme sözcüğüne açıklık getirme gereği duyuyorum. Bu sözcüğün aslında düşünce düzeyinde bir yaşantıyı tanımlıyor olmasından ötürü, bir insanın diğerini “anlamış” olmasının anlamı bana hiç bir zaman yeterince açık gelmemiştir. Anlamak, kendimize ait bir yaşantıyı idrak etme anlamını taşıyabilir. Ancak diğer insanlar söz konusu olduğunda, anlamak sözcüğü bir başka insanı değerlendirebilmiş ya da tanımlayabilmiş olmak gibi anlamlar taşıyabilirse de o insanı hissedebilmiş olduğumuzu ifade etmeyebilir. Bu nedenle, bu sözcügün zaman zaman birbirimize ulaşabilmemizi engellediğini bile düşünüyorum. Çünkü bana göre aslolan, birlikte olduğumuz insanı hissedebilmek ve ona yaşadıklarımızı hissettirebilmektir ki bu ikisi zaten eşzamanlı olarak yaşanır. Aksi takdirde bir öznenin bir nesneyi anlaması gibi paylaşmaktan yoksun bir yaşantı söz konusudur. Günümüz dünyasında "mışçasına” ilişkiler " salgın halinde, insanlar birbirlerine ulaşamaz, birbirlerini hissedemez haldeler. Bu arada “sohbet”in yerini “karşılıklı ya da çoklu monologlar” ve “geyik”; “keyif” in yerini “gürültüyle uyarılma eşliğinde eğlence” aldı. Giderek artan sayıda insan, ilişkisizlik sonucu, tek kişilik gösterilerine seyirci ya da monologlarına dinleyici talep eder halde.
Herkes bir başka dili konuşuyor. Ya da anlamaya çalışıyor. Ayni dili konuşan iki kişi yok. Her sözü, insanın kendisi için söylediğine inanıyorsun. Her söylenen söz, bir biçinde insanın kendi kendini onaylaması. Karşısındakine bir şey anlatmak istese de gene kendi gerçeğini bilmişliğini ya da dogra algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler. Bir bedenin üzerinde dolaşan her el, kendi bedenini okşamak istercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde.