İnsan ruhu aslında cennet için yaratılmıştır. Bu yüzden dünya ona dar gelir, kalbi burada tam anlamıyla huzur bulamaz. İçinde tarif edemediği bir özlem, dinmeyen bir hasret ve adı konulamayan bir arayış taşır. Çünkü ruh, fânî olanın değil, bâkî olanın yolcusudur.
Dünya, bütün güzelliklerine rağmen ruhun ebedî ihtiyaçlarına cevap verebilecek kadar geniş değildir.
En güzel manzaralar bir gün sıradanlaşır, en tatlı kavuşmalar ayrılık gölgesini taşır, en büyük sevinçler bile zamanla hatıraya dönüşür. İnsan bazen bunun farkına varmadan yaşar; fakat gecenin sessizliğinde, kalabalıkların dağıldığı anlarda gönlünün derinliklerinden yükselen o ince sızı ona hakikati fısıldar: "Sen buraya ait değilsin."
Bu yüzden insan ne kadar dünyaya sarılırsa sarılsın, içinde tamamlanmamış bir cümle gibi duran bir eksiklik hisseder. Servet biriktirir, makam elde eder, alkış toplar, sevilir, sever; fakat yine de kalbinin en derin köşesinde dolduramadığı bir boşluk kalır. Çünkü ruhun aradığı şey geçici nimetler değil, sonsuzluğun kendisidir.
Belki de bu yüzden her güzel şeyin ardından hüzün çöker gönle. Açan her çiçeğin solacağını, doğan her günün akşama ereceğini, kavuşulan her şeyin bir gün ayrılığa uğrayacağını bilir insan. Dünya sürekli değişirken ruh, değişmeyeni arar. Fanilik içinde bekayı, gölgeler arasında hakikati, geçici sevgiler içinde sonsuz sevgiyi arar.
Oysa cennet, ruhun ezelden beri özlemini çektiği o hakiki vatandır. Orada zaman eskimez, nimet tükenmez, güzellik solmaz, ayrılık yaşanmaz. Orada korkunun yerini emniyet, hüznün yerini sevinç, yorgunluğun yerini huzur alır. İnsan ruhu ilk defa orada tam anlamıyla dinlenir; çünkü yaratılış gayesine uygun olan mekânı bulmuştur.
Dünyadaki özlemlerimiz, aslında cennetin hatırasından kalan ince izler gibidir. Kalbimizi sebepsiz