Hâkimin Gerçek İmtihanı
Hâkimin imtihanı kürsüye oturduğu gün başlar, ancak kürsüden indiği gün bitmez. Klasik İslam tarihindeki en bilinen örneği Ebu Hanife’dir. Halife Mansur kendisine kadılık teklif ettiğinde reddetti; ısrar edilince kırbaçlanmaya ve hapse atılmaya razı oldu, ama zalim sultanın kadısı olmadı. İmam Mâlik, Halife karşısında durduğu yerden geri adım atmadı ve bedelini ödedi. Ahmed b. Hanbel, Mihne döneminin baskısı altında dahi inandığı şeyden vazgeçmedi. Bu örnekler, klasik geleneğin hâkim ve âlim için biriktirdiği vicdani sermayedir; kullanılmadığında zayi olan bir sermaye. Modern tarihten paralel örnekler vardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Nürnberg ve ardından gelen Hâkimler Davası (Justizverbrechen), “Ben sadece yürürlükteki hukuku uyguladım.” savunmasının evrensel ahlak karşısında bir savunma olmadığını ortaya koymuştur. Gustav Radbruch’un meşhur formülü tam da bu tecrübeden doğmuştur. Yasal biçimi taşısa dahi, adaletin özünü tahrip eden bir norm artık hukuk değildir; ona uymak da hâkimi sorumluluktan kurtarmaz. Apartheid Güney Afrikası’nda görevden istifa eden hâkimlerin tutumu, askeri cunta dönemi Latin Amerika’sında direnen hukukçuların hatırası, bugün ders alınması gereken örneklerdir. Hâkimin önünde her zaman seçenekler vardır. Karara muhalif kalmak, belirli dosyalardan çekilmek, açık bir hukuksuzluğa imza atmaktansa istifa etmek; hepsi seçenektir. Sessiz kalmak da bir seçimdir; ama sessizlik masumiyet değildir. “Ben sadece görevimi yaptım” cümlesi tarihte hiçbir hâkimi kurtarmamıştır. Bugün Türkiye’de cübbe giyen on binlerce hâkim ve savcı vardır; hepsinin bu çürümeye eşit ölçüde dahil olduğunu söylemek hem haksızlık hem hakikatsizliktir. Aralarında vicdanını koruyan, baskı altında dahi adaleti gözeten, içten içe bu gidişattan rahatsız olan, ancak yalnız
Alıntı
Riya, Takva Gösterisi ve Dinin Araçsallaştırılması
İnsanın kendi vicdanını, etrafını çevreleyen dini formlarla uyutması; namazın, orucun, haccın getirdiği iç huzuru, gerçekte taşıdığı kul haklarının ağırlığını bastırmak için kullanması. Klasik tasavvuf geleneğinin “riya” başlığı altında en sert biçimde uyardığı durum budur. Muhâsibî’den Gazzâlî’ye, Mevlânâ’dan Bediüzzaman’a kadar uzanan bu damar, dindarın asıl tehlikesinin ihlassızlık olduğunu söyler; çünkü ihlassız kimse, dindarlık formunun arkasına gizlenerek hem kendini hem başkalarını aldatır. Klasik geleneğin “talbîs” olarak tanıdığı bu mekanizma, İbnü’l-Cevzî’nin Telbîsü İblîs’inde baştan sona haritalanır. Asıl mesele, dindarı kendi dindarlığı üzerinden aldatmak ve vicdanını ibadetlerinin gölgesinde uyutmaktır. Mekanizmanın üç katmanı vardır. İlki, sürekli iç teyit mekanizmasıdır. Beş vakit namaz, oruç, hac, sadaka kişiye gün içinde defalarca “Ben Allah’ın iyi kuluyum.” hissini tazeler; bu his, dışarıdaki haksız eylemin tartısı için zihinde bir karşı ağırlık olarak iş görür. Sabah namazını eda eden hâkim, öğleden sonra mesnetsiz tutuklama kararı imzaladığında, sabahki ibadetin getirdiği “kabul gören kul” duygusu, öğleden sonraki imzanın ahlaki yükünü taşımak için zihinde bir denkleştirici olarak işlemeye başlar. İkincisi parçalanmadır. Kişi kendini iki ayrı kişiliğe böler; ahlaki kimliğin taşıyıcısı olan dini kişilik ve sorumluluğu mevzuata, üst mercie ya da konjonktüre devreden mesleki kişilik. “Ben sadece görevimi yaptım.” cümlesinin altında yatan psikoloji budur. Klasik fıkıh, hâkimi tek bir bütün şahsiyet olarak kurguladığı için bu ayrılmayı baştan reddetmiştir. Üçüncüsü te’vildir. “Bu adam zaten zararlıdır”, “olağanüstü zamanda zorunludur”, “dış güçlerin adamıdır”, “devlet böyle istiyor”, “ben yapmasam başkası yapacak, daha kötüsü olur” gibi küçük dilsel
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kul Hakkının İndirgenemezliği - MÜFLİS
İslam ahlak ve hukuk geleneği, kul hakkını (hukûku’l-ibâd) Allah hakkından (hukûkullah) ayırmış ve onu daha ağır bir yükümlülük olarak konumlandırmıştır. Allah hakkı tövbe ve ibadet ile telafi edilebilir; kul hakkı ise ancak hak sahibinin helalliğiyle düşer. Kıyamet gününde “müflis” olanın kim olduğunu bildiren meşhur hadis, namazı, orucu ve haccıyla gelip; ama dövdüğü, malını yediği, özgürlüğünü gasp ettiği, kanını döktüğü insanların hakları kendisinden alındıkça sevapları tükenen ve nihayetinde onların günahları sırtına yüklenerek cehenneme atılan kişiyi tarif eder. Bu, fıkhın değil, doğrudan Peygamberî öğretinin merkezindeki bir uyarıdır. Hz. Ömer’in valilere ve kadılara yazdığı mektuplar, Hz. Ali’nin Mâlik el-Eşter’e gönderdiği meşhur ahidnâme, bu uyarının devlet adamı ve hâkim için ne anlama geldiğini ayrıntılarıyla ortaya koyar. Hâkimin, hak sahibinin yüzüne bakışı bile bir hak meselesidir; huzurunda taraflardan birini diğerine tercih edişi bir haksızlıktır; kararının gerekçesini açıkça yazmaması bir zulümdür. Klasik fıkhın “kaza adabı” başlığı altında topladığı bu hükümler, hâkimliği bir meslek olarak değil bir emanet olarak tanımlar. Emanetin sahibi ise her şeyden önce mazlumdur. İmam Gazzâlî, İhyâ’nın ilk bölümlerinde “ulemâü’s-sû’” (kötü âlimler) bahsini açar ve ülkemizde de yaygın olan bu tipi net olarak tarif eder. Sultanın kapısında duran, sofrasına davetten kimlik bulan, ilmini dünyevi makamların meşrulaştırılması için kullanan, hakikati söylemesi gereken yerde sustuğu hâlde tâli meselelerde âlimce konuşan, dilinden zühd ve takva eksilmeyen ama hâli zulme razı olan kişi. Gazzâlî, bu tipin tehlikesini sıradan bir günahkârın tehlikesinden kat kat ağır bulur; çünkü o, dini bizzat dinin aleyhine kullanır. Said Nursî de dini dünyevi mevkiin ve siyasi gücün
Alıntı
"Ot kendini derde şifa sanmasın, Çare de Allah, hekim de Allah. Kul, kulu bilmeden yargılamasın, Yargıç da Allah, hakim de Allah." ~Mevlânâ Celaleddin Rûmî~
17 Haziran 2026'da, New York Güney Bölge Mahkemesi tam 9 yıldır devam eden Halkbank ceza davasının resmen ve nihai olarak düşürülmesini onayladı. Bankaya yönelik herhangi bir adli ya da idari para cezası da uygulanmadı. Bu çarpıcı son, uluslararası ilişkilerde kuralların, yasaların ve ambargoların aslında nasıl birer "jeopolitik müzakere enstrümanı" olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Davanın bu kadar uzamasının en büyük yasal nedeni, Halkbank'ın bir devlet bankası olmasıydı. Banka avukatları, ABD'nin iç hukuk yasası olan Yabancı Egemen Devlet Dokunulmazlığı Yasası (FSIA) kapsamında bir devlet kuruluşu olarak ABD mahkemelerinde yargılanamayacağını savunarak davayı ABD Yüksek Mahkemesi'ne kadar taşıdı. Bu hamle, ABD yargı sistemini yapısal bir açmaza soktu ve süreci yıllarca kilitledi. Davanın düşmesi aniden gökten zembille inmedi; planlı bir hukuki-siyasi takvimin sonucuydu. 11 Mart 2026 tarihinde, ABD Adalet Bakanlığı ile Halkbank arasında gizli yürütülen müzakereler sonucunda bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma kapsamında, bankanın uluslararası finansal regülasyonlara ve yaptırım kurallarına tam uyum sağladığına dair hazırlanan uzman raporu, ABD Hazine Bakanlığı'na (OFAC) eksiksiz teslim edildi. Raporun kabul edilmesiyle birlikte, taraflar ortak bir dilekçeyle davanın düşmesini talep etti ve hakim iki gün önce bu dosyayı tamamen kapattı. Büyük ölçekli küresel krizlerde devletler, müttefiklerini ya da rakiplerini tamamen sistemin dışına itmek yerine, bu davaları birer "hizalama ve pazarlık kartı" olarak kullanırlar. ​ABD için Türkiye gibi stratejik bir NATO müttefikinin en büyük kamu bankasını milyarlarca dolarlık bir cezayla çökerterek Türk ekonomisinde yapısal bir krizi tetiklemek, Washington'ın Ortadoğu ve Doğu Avrupa'daki uzun vadeli çıkarlarına hizmet
Tarih
Haram, Kul Hakkı ve Yargı
Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, geçtiğimiz günlerde hâkim ve savcılara seslenirken çarpıcı sözler söyledi: “Hâkim ve savcılar gösterişten, riyadan, haramdan, yalandan şiddetle kaçınmalıdırlar. Üzerlerinde kul hakkı olmamalıdır. Kul hakkı çok önemlidir, ibadetle affolmaz. Haram yiyen insanların gönül gözleri gerçeği göremez. Midede haram lokma olursa ne takva ne de fetva kurtarır. Haram ile abat olanın sonu berbat olur.” Bir Anayasa Mahkemesi Başkanının bu açıklıkla konuşması, aslında çok katmanlı bir çaresizliğin ifadesi. Anayasa’nın açık lafzına rağmen Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri pratikte bağlamamakta; ilk derece mahkemeleri yalnızca siyasi boyutu olan kararlarda değil, temel haklara ilişkin yerleşik içtihatlarda da AYM’nin verdiklerini çoğu zaman tanımamakta; AİHM’in kesinleşmiş önemli kararları yıllardır uygulanmamaktadır. Buna paralel olarak yargı camiasının önemli bir bölümü kararlarını bağımsız hukuki ölçütler yerine iktidarın beklentileri doğrultusunda kurabilmekte; hâkim-savcı eliyle yürüyen kayırmacılık ve yolsuzluk, münferit bir sapma değil yapısal bir durum hâline gelmiş, kurumsal denetim mekanizmaları ise işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu ortamda, yüksek mahkemenin başkanı için vicdana hitap etmek dışında çok fazla imkan da kalmamıştır. Alıntılanan sözler bu yüzden lafzından çok daha fazlasını, nasihat değil, kronikleşmiş acı bir tablonun teşhisini ifade ediyor. HSK anayasal görevlerini yerine getirseydi, ülkede yolsuzlukla mücadele kurumsal bir gerçeklik olsaydı, hukuk devletinin gerektirdiği gibi yanlış yapanın olağan denetim mekanizmalarıyla tasfiyesi sağlanabilseydi, bir mahkeme başkanı için “haram lokma” ve “kul hakkı” üzerine kürsüden ders verme zorunluluğu
Alıntı