Kitlelerin ruhuna daima hâkim olan şey özgürlük değil,boyun eğme ihtiyacıdır.İtaat etmeye öyle meyillidirler ki kendisini onların başı olarak ilan eden herkese içgüdüssel olarak boyun eğerler.
Sayfa 97·Kitabı okudu
Bir hakimin ağzından Türkiye'de hukuk sistemi işleyişi
Bu mahkemelerin çalışma düzenine gelince; ilk derece mahkemesinin dinleyip, okuyup, hissedip, keşfedip ve anla­ yarak verdiği kararı doğru bulmayan kişi, dava dosyasının bir kez de yüksek mahkemede görev yapan 5 hakim tarafından incelenmesi amacıyla temyiz yoluna başvurur. Ancak bizde çoğunlukla dosya görüşüleceği (Yargıtay ve Danıştay) daire üyelerince okunmaz. Dosya tetkik hakimlerine havale edilir. Tektik hakimleri dosyayı okur ve belirlenen günde daire üye­lerine anlatırlar. Daire üyeleri ise iddia, savunma, deliller ve içeriği hakkında, bizzat okuyarak bilgi sahibi olmadıkları dos­ya hakkında, sadece tetkik hakiminin kendilerine anlattığına bağlı olarak karar verir. Dünya örneklerine bakıldığında böyle bir uygulama, yani yüksek mahkeme üyesinin, dosyayı kendisi okumadan karar verdiği bir uygulamaya rastlamak mümkün değildir.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
​“Öfkelenme! Çünkü şeytanın âdemoğluna en fazla hâkim olduğu an, onun öfkelendiği andır. Bu itibarla öfkeyi, kendini kontrol ederek sav! Sevgi ile de onu teskin et! Acele etmekten sakın! Zira acele edersen nasibini ıskalarsın. Uzak olsun yakın olsun, her insana yumuşak davran ve kolaylaştırıcı ol, gaddar ve inatçı biri de olma!”
Sayfa 21
Eğer müctehid bir hâkim (kadı) ise ve bir davada kendi ictihadına göre belirli bir hüküm vermişse, başka bir hâkimin bu ictihadı bozması caiz değildir. Çünkü genel kural şudur: "İctihad, kendisi gibi bir ictihadla nakzedilemez (bozulamaz)." Ancak, ilk davanın aynısı olan başka bir mesele aynı hâkimin önüne tekrar gelir ve hâkimin bu konuda yeni bir görüşü oluşursa, bu ikinci davada yeni ictihadına göre hüküm vermelidir. İlk verdiği hüküm ise bozulmaz, geçerli kalır. Bu da demektir ki "yargısal emsaller" (önceden verilmiş mahkeme kararları) Müslüman kadıyı bağlamaz.
Pantürkistler kendi tarihleri hususunda hiçbir muga-lata veya mübalağaya kapılmış değillerdir. Buna ihtiyaç-ları olmadığı da malumdur. Ya geçende kutlanan "İran'ın kuruluşunun 2500'üncü yıl dönümü" nedir? Acaba ortada gerçekten 2500 yıllık bir devlet var mı? İranlı müttefik-lerimizi gücendirmek pahasına olsa da böyle bir devletin bulunmadığını söylemeye mecburuz. Medyalıları İranlı saysak bile Medyalılarla Perslerin kısa süren hâkimiyet-lerini İskender istilâsı yok edip İran uzun süre Make-donyalıların esareti altında kalmamış mıydı? Makedonya hâkimiyetine son veren Partların Fars olmadığı muhakkak olmamakla beraber bunları da İran kadrosuna alsak ve Sasanlılarla birlikte hesap etsek dört beş asır süren bu devreyi Araplar sona erdirip ondan sonra İran haritadan silinmemiş miydi? Asırlardan sonra kurulan ve İran'ın ancak bir parçasına hâkim olabilen Sa-manlılar, Saffarhlar, Büveyhiler de nihayet İran'ı bütü-nüyle Türklere bırakmamışlar mıydı? Arada asırlarca süren Makedonya, Arap ve Türk hâkimiyetleri bulunan bir ülkeyi 2500 yıllık Fars devleti saymak herhalde tarihe "seni saymıyorum" demekle birdir. Hele adının "Muhammed Rıza" olduğu bütün dünya tarafından bilinen şimdiki İran şahının "Aryamihr" yani (Arya güneşi) adıyla anılması İslâmiyet'ten önceki İran tarih ve kültürüne çekilen özleyişin ifadesinden fazla bir mânâ ifade etmez. Bizim tarihimizde buna benzer mübalağalar yoktur. Mustafa Kemal Paşa, "Atatürk" adını soyadı olarak al-mıştır. Şunu da unutmamalı ki o Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşlarını kazanmış bir kumandan, mahvoldu sanılan bir milleti kalkındıran devlet adamıydı. Tehlike anlarında ülkesini bırakıp gitmiş ve unvanı durup durur-ken almış değildi.
Sayfa 57 - 58 Ötüken, Ocak 1970·Kitabı okuyor
İran hükümetinin bir yandan Türkiye ile dost ve müt-tefik geçinirken öte yanda Türkiye'de öğrenim yapmak isteyen Türk asıllı İran öğrencilerine pasaport vermemesi, buna karşılık herhangi bir Avrupa ülkesinde tahsile giden-lere hiç bir sınır konulmaması dikkatten kaçacak gibi değildir. Bu gençlerin Türkiye'de Türkçülük ve Turancılık ülküleriyle aşılanmalarından korkuluyorsa bunun çaresi Türklere Türkiye kapılarını kapamak değil, onları İran'a ısındıracak formülleri bulup uygulamaktır. Dokuz yüzyıl-dan beri İran'a hâkim olan Türklerin birdenbire bir sihir-baz değneği ile mahkûm duruma düşüvermeleri herhalde onlar tarafından kolaylıkla ve baskı ile kabul olunacak bir şey değildir.
Sayfa 56 - Ötüken, Ocak 1970·Kitabı okuyor