Hani dünya kötülük edenler yüzünden değil, sessiz kalanlar yüzünden kötüdür diyen Einstein'ın dediğine benzer biçimde düzen, yumuşak yumuşak ısrar edenler, steril görünüm altında etliye sütlüye dokunmayanlar, el alem hapishanesini benimseyip şiddeti sembolik düzeyde taşıyanlar yüzünden yıkılamıyordu belki.
Edebiyatta ve görsel sanatlarda pek çok eserde anneliğin, kadınlığın, tutkunun irdelenişine tanık oluruz. Belki ilk örnek olarak Madam Bovary gösterilebilir. Aşkın ve tutkunun peşinden giderken modern toplumun dayattığı "ailesi için var olan kadın" imgesine karşı bir devrim olarak okunabilir. Ancak her ne kadar feminist bakış açısına sahip bir anlatı olarak kabul edilse de genel kabullerin yazgısıyla, trajik bir finalle son bulur. Asi kadının doğa tarafından cezalandırılacağı ve mutlu olamayacağı mottosu alt metinde bilinçdışına kazınır.
Toplumsal olarak anneden beklenen, çocukları için kendini feda etmektir; kariyerini, hedeflerini, hayatını içeren bu vazgeçiş gerekiyorsa toplumsal hayattan çekilmeyi, çalışmamayı, yuvasında mutlu olmayı gerektirir. Sanki kadın kendi yaşamından ne kadar feda ederse toplumsal yaşamda o kadar değer kazanacaktır. Ataerkil sistemimizde erkek çocukluğundan itibaren özne olarak yetiştirildiği için sistemin öznesi olarak toplumda yer edinir. Buna karşılık kadından, bedeni ve doğurganlık özelliği dolayısıyla, kadınlığını gerçekleştirebilmesi için kendisini nesne haline getirmesi beklenir ve kadın özne olmaktan uzaklaştırılır.
Erkeğin kadını egemenliği altında tutmak adına giriştiği yöntemler sayısızdır ve on binlerce yıl içinde oldukça çeşitlendiği ve geliştiği söylenebilir. Anneliği kutsallaştırarak kadını anne kimliğine hapsetmek ve ideolojik aygıtlar aracılığıyla sürekli olarak "ideal bir anne" tasviri çizmek de bu yöntemlerden biri.