Mustafa Kutlu, Rüzgarlı Pazar kitabının ilk bölümünde İğde ağacından bahsediyordu ve öyle güzel anlatıyordu ki yağmur sonrası kokusunu, merak etmemek elde değildi. Ta ki yolumuz hayırlı işler için Simav'a düşene kadar.. İğde'yle Rümi'nin evlenmesi vesilesiyle tanışmış oldum, Nurşen abla da sağ olsun dalıyla bize hediye etti :) Şimdi Rümeysasız, odamızın balkonunda iğde kokusuyla Fatma'yla beraber kitap okuyoruz. Hayat bazen çok garip.
İnsanlar nereye gittiklerini biliyor mu acaba? Nereden gelip nereye gittiklerini. Duran çocuk; şunu bil ki, işte bu yollar, bu arabalar, bu sel olmuş akan sarı- kırmızı ışıklar arasında âdemoğlu bu sorunun cevabını unuttu. Hatırlamak da istemiyor. Hatırlamak isteyenleri tersliyor, saf dışı bırakıyor.
Şehrin ortasında bir sanayi bölgesi. Onun yanında lüks bir yerleşim, altında otoyol, onun altında minibüsler. Kalabalık, karmaşa, itiş- kakış. İşte çarpık kentleşme denilen olgunun tipik göstergesi. Burada insanlar nasıl çalışır, yaşar; nasıl yetişir, ne yer, ne içer, ne düşünür?
Bir zaman susuyoruz.
Söz bitiyor bazen.
Sözün gücü derde derman olmaya yetmiyor demek.
Yetmiyor ya, şu yaşadığımız günlerde ne çok konuşan var. Niçin konuşuyor bu adamlar, ne diyorlar?... Demek bunların fıstığı kurumuş; bunlar keçeyi sudan çıkarmışlar; köşe yazarları köşelerine kurulmuş, purolarını yakmış, dumanını şu Rüzgarlı Pazar'ın rüzgarına savurarak, Duran misali el kadar sabilerin suratına üfürerek ahkâm kesiyorlar.
Köy yerindeki süt- yoğurt bolluğu, tandırdan çıkan has ekmeğin kokusu, hele ki hava yoktur buralarda. Bilhassa hava. Şehrin üzerine çöken o grimsi bulut nefeslerini keser.