Düşünen canlı olarak insan, ancak kendi iç coğrafyasını keşfettiği oranda canlıdır ve hayattadır. İnsanı insan yapan düşünme eylemi, varlık içindeki yerimizi ve ruh dünyamızı anlamaya yöneldiğimiz zaman anlamlı hâle gelir.
Kötü düşünceler ve hisler de akılların ve ruhların teması ile bir kişiden diğerine geçebilir. Vasat, habis ve sefih düşüncelere karşı korunaksız olan kişinin zihnî ve kalbî hastalıklara yakalanması mukadderdir. Bu yüzden ne tür zihinsel ortamlarda bulunduğumuza, hangi akıllarla temas ettiğimize, hangi entelektüel ve ruhî havayı teneffüs ettiğimize dikkat etmek zorundayız. Bunun için insanın kendini iyi tanıması gerekir.
Yediği dikenli otun ağzında bıraktığı kan tadıyla daha fazla susuzluk çeken, ottan daha fazla yiyen ve sonunda kan kaybından ölen deve gibi, insan da arzularını kontrol altına almadığında kendi sonunu getirir. Haz maksimizasyonu kendi kendini tüketen bir süreç hâline gelir.