Polatlı'daki Batı Cephesi Karargahı'nın önünde sararmış, yorgun ama mağrur yüzler...
Yitirdiklerini, kazandıklarını, hayallerini konuşmaktadırlar. Genç bir ihtiyat zabiti elindeki kâğıda evire çevire bir şeyler yazmakta. Kurmay Başkanı Asım Bey gülümseyen bir merakla herkesin dikkatini o küçücük kâğıda toplar:
-Hasan Efendi hayırdır? Yavukluya name mi yazıyorsun?
- Hayır kumandanım. Hatırlarsanız, muharebelerin başında arkadaşlarla size Yunanların ne yapmaya çalıştığını sormuştuk. Siz de cephemizi uzatmaya çalıştıklarını, onların her adımda karşılarına çıkabilmek için ihtiyatları uzayan kesime kaydırmak zorunda kalacağımızı, böylece müdafaa derinliğimizin azalacığını söylemiştiniz.
- Evet hatırlıyorum. Uzattılar da.
- Kumandanım aslında tam öyle değil. Cephemizi tam doğuya değil, yay şeklinde kuzeydoğuya doğru uzatmışız. Böyle olunca, muharebelerin başında 100 kilometre olan cephe uzayacağına kısalmış. Son savunduğumuz Karayavşan hattındaki cephe 70 kilometre. Yani Yunanlar ava giderken avlanmış.
- Dahası da var teğmen. Cephe bu hale gelince kanatlar arasındaki intikal yolları da kısaldı. İhtiyatları daha hızlı kullanabildik. Ayrıca bizim cephe gerisinden ikmal mesafelerimiz yaklaşık yirmi kilometre kısaldı, Yunanların yirmi otuz kilometre uzadı. O uzayan ikmal yollarında da bizim süvariler yapması gerekeni yaptı.
- Bütün bunlar tesadüf mü, yoksa bu hesapları hep bilerek mi yaptık kumandanım?
Asım Bey üst kattaki, başkomutanın açık penceresine bakar:
"Hayır teğmen! Türk kaderini şansa da, başkasının eline de bırakmaz!"