Öncelikle, bu kitabı okumadan önce kitap hakkında az çok bilgi sahibiydim. Daha doğrusu kulaktan dolma olan bu bilgilere televizyon programlarından, edebiyat derslerinden yahut muhabbet meclislerinden duyduğum kadarıyla hakimdim. Kitabı okuyunca bu bilgilerin çoğunun yanlış olduğunu, tamamen aşk üzerine olduğu beyan edilen bu eserin kendimce, aslında sadece aşk değil aynı zamanda erdem ve ahlak dersi veren bir kaynak olduğunun da farkına vardım. İlginçtir ki okumaya başlar başlamaz beni büyük bir ciddiyetin içine alan o keskin ve müthiş cümleler, ilerledikçe ara sıra kendini bana Roman ağzıyla bazen de Kadir İnanır sesiyle okutması kitabı elimden hiç bırakmadan okumama vesile oldu. Bu benzetmeleri yapmamı iki nedene bağlıyorum; birincisi Yeşilçam'da da bu tarz kavgalı iki ailenin birbirine aşık çocuklarını çokça görmemizden, ikincisi tamamen devrik cümlelerden oluşan karşılıklı konuşmaların bana Romanların şiveli konuşmalarını anımsatmasından. Kitap ilerlemeye devam ettikçe bu değişik ağızlı konuşmalar yerini tekrardan ciddi bir tonla okumaya bıraktı. O kadar basit ve sade bir dille yazılmış ki okumak çok fazla zamanımı almadı. Kitabın perdeler hâlinde yazılması ve yazarın pek dahil olmadığı çoğu yeri; mekanı, havayı, dekoru, giysileri vs. bizim kendi zevkimize göre doldurmamızı istemesi kitabı daha da anlaşılır ve daha hâz alınır hâle getirmiş. Fakat son okuduğum romanın büyük ve mükemmel bir aşkı konu edinmesi ve o aşkı kusursuz şekilde anlatması benim Romeo ve Juliet hakkındaki beklentilerimin çok büyük olmasına rağmen bu kitapta umduğumu bulamamama neden oldu diyebilirim. Eminim ki bu kitabı daha önce okumuş olsam daha çok etkilenirdim. Ama dediğim gibi Indre ırmağının da içinde bulunduğu vadiyi ve o vadideki narin bir zambakla dışarıdan gelen davetsiz yabancı