Böyle olması normal, insana dil yoluyla geçen, düşünceleri- mizi etkileyen, günlük hayatın içine işleyen alışkanlıklardan örülü bir miras var. Bu, bazen basit bir taşa atanan ortak bir değerdir. Hem değerli taş nedir ki? Yüklediğimiz anlamlarla değerlenir taşlar. Mesela Türkiye'de, yeni doğan bir bebeğe nazar boncuğu takıldığında herkesin içi rahatlar. 'Mavi bir taşın koruyucu gü- cüne inanmak nereden geldi?' dersen, binlerce yıldır Anadolu'da yaşayan insanların kollektif bilinçaltında bir korkudur ani bebek ölümleri. Küçük mavi bir boncuğun bir bebeği kötü bakışların vereceği zarardan, uğursuzluklardan, hastalıklardan koruyacağı- na inanmak ister hâlâ insanlar. Senin bu taşı görmek için Ana- dolu'daki arkeoloji müzelerine bakman yeterli. Bense burada, bir arkeoloji müzesine gitmeden de içimdeki mavi taşları göre- biliyorum. İnsan kendi kültürünün derinliklerinden gelen izleri, karşılığını başka toplumlarda bulamadığında daha iyi fark ediyor. Ve Almanya'da yıllar geçtikçe alışmak için anlamaya çalıştığım birçok şeyi ancak buğulu bakışlarla izlediğimi, insan ilişkilerinde içten içe, sessizce tökezlediğimi hissediyorum."
Şimdi aralarındaki gerginliği dindirme sırası Albert'e gelmişti, "Komşularımızın senin kaybından ve içinde bulunduğun duygu- sal durumdan haberleri yok, haberleri olsaydı böyle yapmazlardı."
"Fark etmezdi. Senin için de fark etmediği gibi Albert."
"Özür dilerim Maysa"
"Kimseye kızmıyorum. Dürüstlüğün, açık sözlülüğün ve karakterin gereği çizdiğin sınırlar oldukça güven verici. Zor olan, sınırlarını aşacak, rutin hayatını bozacak beklenmedik bir olay karşısında hiçbir esneklik payının olmaması. Yine de bireyselliğini öyle doğallıkla yaşıyorsun ki sana hiç kızamıyorum.”
Idaho dudaklarıyla Alia'nın saçına dokundu. "Lütfen," diye fısıldadı. Alia'nın çektiği acının kendi acısına karıştığını hissediyordu; aynı göle akan iki nehir gibiydiler.
Alia hıçkırarak, "Sana ihtiyacım var Duncan," dedi. "Sev beni!"
Idaho, "Seviyorum," diye fısıldadı.
Alia başını kaldırıp Idaho'nun ay ışığıyla aydınlanan yüzüne baktı. "Biliyorum Duncan. Seven seveni tanır."
Sözleri Idaho'yu titretti; Idaho eski benliğinden koptuğunu hissetti. Buraya bir şey için gelmiş, ama başka bir şey bulmuştu. Sanki tanıdık insanlarla dolu olduğunu sandığı bir odaya girmişti ve aslında hiçbirini tanımadığını anladığında artık çok geçti.
Alia, Duncan'ı itip elini tuttu. "Benimle gelir misin Duncan?"
"Nereye götürürsen," dedi Idaho.
Alia onu kanâtın üstünden geçirip kayalığın dibindeki karanlığa, oradaki güvenli yere götürdü.