Bulantı üstüne..
İnsanın başına gelmesini beklemediği nice şey var ki, hepsi vakti zamanı gelince karşısına çıkıyor. Dün gece Bulantı’ya tekrar başladım. Daha önce bir kez bitirmiştim; o zamanlar kitabın gerçekten adının hakkını verdiğini düşünmüştüm, çünkü içim bulana bulana okumuştum. İnsan zaman geçtikçe ve öğrendiklerinin üstüne bir şeyler ekledikçe, 'insanın bilmediğine düşman olduğunu' daha iyi anlıyor. Doğumun, hayatın ve ölümün bir zamanı var; zaten ilahi bildiriden anladığımıza göre, burada yalnızca birkaç dakika yaşıyoruz. Bu birkaç dakika ile sonsuzluk yurduna, yani ölümün de öldüğü o yurda göçeceğiz. ​Bugün Sartre’ın etkisinde kaldığımı fark ettim. Ne tuhattır ki; dünyaya adını duyurmuş bir insan, yerde gördüğü sıradan bir kağıt parçasına dokunmaktan haz alıyor. Bugün bahçede bir kağıt parçası gördüm ve aklıma akşam okuduklarım geldi; o an zihnimdeki perdeler kalktı ve o kağıt gözümde cansız bir madde olmaktan çıkıp bir canlıya dönüşüverdi. Bir tarafında kan akıyor, diğer tarafında ağlıyormuş gibi hissettim. ​Ona dokunmak beni başka bir aleme taşıdı; çünkü dokunmak, nesneyle arandaki mesafeyi yok edip seni onun çıplak varlığıyla yüz yüze getiriyormuş. Bunu anlatmak gerçekten güç. Sartre nesnelerin bu insandan bağımsız, ham gerçekliği karşısında büyük bir yalnızlığa ve bulantıya düşmüştü. Oysa sis ortadan kalkıp da hakikat bir bir insanın karşısına dökülünce, ben o boşluğu değil, her zerreye sinmiş olan o muazzam yaratılış sırrını gördüm. İnanmak, görmek ve yanan ateşe dokunmak bu işte; insanı dehşete düşüren bir hayretle: Allahuekber. Garp yeli
Şiir
İllüzyon çağında kuklacılık ve kuklalar...
Bir düşünürün söyle bir sözü kalmış hatırımda, mealen diyordu ki:"...eski zamanlarda kuklacı da kukla da, kuklanın ipi de görünürdü seyirciye...", peki ya şimdi, kukla ortada ipi de görünmüyor kuklacı da...hatta kukla kendini öylesine kaptırmış ki, kukla olduğunu unutmuş giydirme şahsiyet kazanmış gibi...seyreden ise hiç birinin farkında değil !... Bu tespit ile giriş yaptık mevzuya, tam olarak içinde yaşadığımız "illüzyon çağının" ve modern insanın varoluşsal trajedisinin kalbine dokunuyoruz bu yazıda. Bahse konu sözün ruhundan ilham alarak, bu derin fikri ve ardındaki manzarayı şu şekilde devam ettirelim: Görünmez İplerin Çağı: Şahsiyet Sanrısı Eski zamanlarda seyirci, izlediği şeyin bir kurmaca olduğunu bilirdi. Kuklacı perdenin arkasındaydı, ipler bazen ışıkta parlardı; sahne ile hakikat arasında estetik bir mesafe vardı. Seyirci oyunu izler, hissesini alır ve evine dönerdi. Kukla da kukla olduğunu bilirdi, çünkü varlığı ancak o görünür iplerin gerilmesiyle can bulurdu. Ya şimdi? İpler o kadar inceldi, o kadar şeffaflaştı ki; artık onları görmek için göz değil, çok derin bir basiret ve şuur gerekiyor. Kuklacı sahnede değil, kuliste değil; bizzat kuklanın zihninin iç çeperlerine gizlenmiş durumda. Algoritmalarla, dayatılan modern paradigmalarla, konfor alanlarıyla ve sahte başarı illüzyonlarıyla örülmüş bu görünmez ipler, kuklaya yukarıdan aşağıya değil; içeriden dışarıya doğru hareket yaptırıyor. Kuklanın Trajedisi: "Giydirme Şahsiyet" En tehlikeli esaret, esir olduğunu bilmeyenlerin esaretidir. Bugünün insanı (modern kukla), kendisine sunulan hazır şablonları, düşünce kalıplarını, beğenileri ve hatta isyanları bile kendi hür iradesiyle seçtiğini zannediyor. Üzerine geçirilen kimliği, o "giydirme şahsiyeti" o kadar çok benimsiyor ki; aynaya baktığında bir
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
HüznünŞairi İBRETLİK AŞIK Ham idim, bu sevda pişirdi beni; Çok yandım, kabımdan taşırdı beni; Acınacak hâle düşürdü beni; Merhametlik aşık oldum vesselam. Ansızın çekip de gittin gideli, El gözünde oldum artık bir deli. Ağır oldu bu sevdanın bedeli; Müebbetlik aşık oldum vesselam. Bir garip bülbüldüm, hara tutuldum; Özüme köz düştü, nar’a tutuldum; Sevmeyi bilmeyen yâr’a tutuldum; Bir ibretlik aşık oldum vesselam. Ergül’üm, yüzümü semaya döndüm; Yağmurlar közüme yağınca söndüm. Nice aşık gibi, yaşarken öldüm; İrahmetlik aşık oldum vesselam. Ergül NALBANT – 23.09.2025 – 08:30
Şiir
Bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim. Sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin. Sevgimiz bir taştır yarısı gömük toprağa; Kaldırsan böcekler görürsün altında. Temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte Aşk da kirlenir elbet insanla birlikte. Gözlerine derinden ne zaman baksam; Hep uzaklaşıp giden yalnız bir adam.
Derd etdi kâmetim ham katdı nevâleme sem Kalbe hücûm içün gam çekdi sipâh... Yok bende sabra tâkat ben kanda kanda mihnet Etmez kabûl nisbet kûh ile kâh... Osman Nevres
Tutun ve yüzleştirin hayatları biri kör batakların çırpınışında kutsal biri serkeş ama oldukça da haklı. Ölümler ölümlere ulanmakta ustadır hayatsa bir başka hayata karşı. Orada aşk ve çocuk birbirine katışmaz nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı kendi tehlikesi peşinden gider insan putların dahi damarından aktığı güne kadar sürdürür yorucu kovalamacayı. Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan? Nerde, hangi yöremizde zihnin tunç surlardan berkitilmiş ülkesi ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan parti broşürleri yoksa kafiyeler mi? Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim takvim yapraklarının arasını dolduran nedir o katı şey ki gücü gönlün dağdağasını durultacak? Hayat dört şeyle kaimdir, derdi babam su ve ateş ve toprak. Ve rüzgâr.
Şiir