Mustafa Kemal Atatürk, Afet İnan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Vasıf Çınar ve diğer Türk Ocağı delegeleriyle beraber Kurultay sonrası Ankara'da bulunması sırasında.. 27 Nisan 1930.
Mustafa Kemal Atatürk, Afet İnan, Saffet Arıkan, Şükrü Saraçoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ruşen Eşref Ünaydın, Şükrü Kaya, Yusuf Akçura, Teyfik Rüştü Aras ve Mahmut Esat Bozkurt ile beraber Afet İnan'ın vermiş olduğu konferans sonrası Türk Ocağı'nda bulunması sırasında, Ankara. 3 Nisan 1930
Nurullah Ataç. Yazar, eleştirmen, sanatçı. Muhakkak ki o da güncelerinin bir kısmının yayınlanacağını biliyor ve hatta birçoğunu da yayınlanması için yazıyordu. Onun yazılarında da o gün içerisinde gördüğünü, dinlediklerini eleştirdiğini okuyoruz. Dünü bugünü ben öyle ya da böyle yazıya geçirmezsem 'arada sırada yazarım' demem de yersiz olur. Ankara Palas'taki söyleşi için dersimi asmışım, bugün TTK'ye gitmişim, gezmişim vesaire... Bir iki önceki yazımda aklıma nasıl bir çelişkiyle yerleşen Ziya Gökalp etkinliğinden bahsettiysem bu sefer de Yusuf Turan Günaydın'dan söze başlayayım.
Yusuf mesaj attı. Palas'taki etkinliğe gidebilirim diye. Bizim Yusuf canım. Yusuf Turan değil. Ektim dersi, çıktım kantin yoluna. Hocam gözleme ısmarladı. Matematik bölümünden, havuzda tanıştığım hocam. Sağ olsun.
Etkinliğe gittik; takım elbise, grand tuvaletler. Vekiller, başkanlar her neyse. Ardından aralarında konuşmacının da bulunduğunu hissettirir halde salona bir grup girdi. Söyleşiyi modere edecek kimseyi sunucu takdir ederken dedi ki Abdülhamit Tüfekçioğlu, Milli Saraylar Başkan Yardımcısı. A, dedim bu ismi duymuştum. Ama başkan yardımcısı olarak değil. Kitabeler üzerinde yatıp kalktığım vakit makalelerini okumuştum. Tabii ki bunu hocayı 'Google'layarak hatırladım. Gerçi o da sade sunucunun akabinde hocayı (Yusuf Turan'ı) takdim etmekten başka pek konuşmadı. Hocanın (Abdülhamit Hoca'nın) makaleleri yeter. Adam sanat tarihçisi; tekkeler, camiler, hazireler elinden geçmiş. Keşke ondan da bir sohbet dinleseydik.
Biz Yusuf Turan Hoca'ya gelelim. 'Mehmet Akif ve Dostları'ndan bahsedecek. Öyle de oldu sağ olsun. Bahsedildi geçildi. Bir saatlik vakte ne kadar sığdıralabilirse o kadar anlattı. Programda aldığım bazı notları burada da dile getireyim. Lâf olsun.
Mehmet Akif, bir dostu
“17 Şubat 1921 gecesi Taceddin Dergâhında merdivenden çıkınca hemen sol taraftaki küçük odada, rafta küçük gaz lambası yanmakta; yatağında yatmakta olan M. Akif uyanmış, kâğıt arıyor... yok... Eline geçirdiği kurşun kalemle yatağının sağındaki duvara dönmüş, İstiklal Marşımızı yazmaya başlamış...Sabah namazına kalkan oda komşusu Hafız Bekir Efendi (Konya Mebusu) M. Akif’i elindeki çakısı ile duvardaki kıt’ayı kazırken görüyor.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakkın...
Kim bilir, belki yarın...belki yarından da yakın.
10.kıt’ada yani son kıt’ada M. Akif daha o karanlık günlerde ebedi müjdeyi veriyor. İstiklal mücadelesi, zafer kazanılmıştır. Nazlı hilal, şanlı hilal olmuştur. Şafak, sabah şafağıdır. Gittikçe aydınlanır, gün doğar. Bu aydınlık gönderde şanlı bayrağımız ebediyen dalgalanacaktır. Artık bayrağımıza ve milletimize bölünme ve yok olma tehlikesi yoktur.
M. Akif İstiklal Marşını, eseri olan “Safahat” a koymamıştır. Onu kahraman ordumuz, millete hediye ettim. Zaten O milletin eseridir. Ben yalnız gördüğümü yazdım, diyerek tevazu göstermiştir.
1 Mart 1921, 1.T.B.M. Meclisinin ikinci toplantı devresi Reis Mustafa Kemal Paşa’nın işaretiyle Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver kürsüye gelerek marşı çok güzel bir şekilde okuyor. Marşın her mısrası, her kıt’ası dakikalarca alkışlanıyor, meclisin tavanları sarsılıyor. Marş üç defa daha okunuyor. Bütün Meclis ayakta dinliyor ve alkışlıyor. Böylece 12 Mart 1921 günkü oturumda İstiklal Marşımız Türk Devletinin Milli Marşı olarak kabul ediliyor.” (Osman Nuri Besi’den alıntı)
.. İstiklal Marşı kabulünün 102. yılı: İstiklal Marşı kabulü ve Mehmet Akif Ersoy…
İstiklal Marşı kabulü 102. yılında kutlanıyor. Milli birlik ve beraberliğin yanı sıra bağımsızlığımızı anlatan İstiklal Marşı, Anadolu’da Millî Mücadele’nin devam ettiği sırada Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınmış, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 102. yıl önce milli marş olarak kabul edilmiştir. İşte İstiklal Marşı’nın kabulü ve yazarı Mehmet Akif Ersoy’un hayatı hakkındaki bilinmeyenler…
Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin milli marşı olan İstiklal Marşı’nın kabulünün üzerinden 102 yıl geçti. 1921 yılında yapılan yarışmaya 724 eser katılmış ama Mehmet Akif Ersoy'un yazdığı eser, 12 Mart 1921'de TBMM'de İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir. Bestesi Osman Zeki Üngör'e aittir. Orkestrasyonu Edgar Manas tarafından yapılmıştır.
İSTİKLAL MARŞI'NI TÜRK MİLLETİ'NE ARMAĞAN ETTİ
Mehmet Akif Ersoy'un en önemli eseri olan “Safahat”, 7 kitaptan oluşmaktadır. 1911 yılında yazdığı birinci bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini; 1912 yılında yazdığı “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarını işlemiştir. 1913'de Safahat'ın üçüncü bölümü olan “Halkın Sesleri”ni ve 1914 yılında dördüncü bölüm “Fatih Kürsüsünde”yi yazdı. Ardından 1917 tarihli “Hatıralar” ve I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerinin yer aldığı 1924 tarihli “Asım”ı yazdı. Son ve 7. bölüm olan “Gölgeler”i 1933 yılında yazdı. Şiirlerinin toplu olarak yer aldığı 7 kitaplık eserine “İstiklal Marşı”nı koymayarak bu eserini Türk Milleti'ne armağan etmişti.
Başlangıcı 1911 olan “Safahat”, 1933 yılında tamamlandı. Özmer Ziya Doğrul, Mehmet Akif Ersoy'un kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek
1921 yılının başlarında, Milli Mücadele devam ederken ordunun ve halkın moralini yükseltecek milli bir marşa ihtiyaç duyuldu. Maarif Vekaleti (Eğitim Bakanlığı) bir yarışma açtı ve kazanan için 500 lira ödül koydu.
Dönemin ünlü şairi Mehmet Akif Ersoy, bu yarışmaya katılmayı başlangıçta kesinlikle reddetti. Sebebi ise çok asildi: “Milletin marşı para karşılığı yazılamaz.”
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, Akif’in bu hassasiyetini bildiği için ona bir mektup yazarak ödül konusunun halledilebileceğini ve kendisinden mutlaka bir şiir beklediklerini iletti. Bunun üzerine Akif, Ankara’daki Taceddin Dergahı’na kapandı.
• Oda Koşulları: Akif, o dondurucu Ankara günlerinde, bazen bir mum ışığında bazen de gaz lambası altında yazdı.
• İlham Anı: Rivayet odur ki; bir gece ilham geldiğinde kağıt bulamamış ve marşın bazı mısralarını dergahın duvarına kazımıştır.
• Ruh Hali: Akif, marşı yazarken kendini Türk milletinin ve cephedeki askerin yerine koydu. İlk kelimenin “Korkma!” olması, o dönemdeki umutsuzluğu dağıtmak içindir.
724 şiir arasından seçilen Akif’in eseri, 12 Mart 1921’de TBMM’de Hamdullah Suphi tarafından okundu. Şiir mecliste o kadar büyük bir coşkuyla karşılandı ki, milletvekilleri tarafından ayakta alkışlanarak Milli Marş olarak kabul edildi.
4. Yazma Döneminin Atmosferi
Mehmet Akif’in bu marşı yazdığı dönem (1921), Anadolu’nun işgal altında olduğu, düzenli ordunun henüz yeni kurulduğu ve Birinci İnönü Zaferi’nin kazanıldığı kritik bir eşiktir.
• Yokluk ve İnanç: Akif, palto alacak parası olmadığı için arkadaşının paltosunu ödünç alarak meclise gidiyordu. Ancak yarışmadan kazandığı 500 lirayı (o dönem için çok büyük bir paradır) tek bir kuruşuna dokunmadan hayır kurumlarına bağışladı.
• Safahat’a Almadı: Akif, en büyük eseri olan Safahat’a