Öncelikle kitabın yazım tarzı oldukça akıcı. Sadece bazı konuların oldukça uzaması veya yavaş işlemesi beni birazcık sıktı o kadar. Kitabı okurken kendinizi bir Türk filmi izler gibi hissediyorsunuz. Yıllar önce yazılmış bir kitap ancak şu anda da aynı sorunları yaşayan insanları görebiliyoruz. İnsan olunca konu, değişmiyor davranış biçimi demek ki. Hala kaynana-gelin çatışmaları, birbirini tanımadan sadece bir anlık aşk kıvılcımıyla yuva kurup birbirinde umduğunu bulamayan çiftler, her daim ensemizde olan toplum baskısı ve daha niceleri… Yıllar geçse de acı bir gerçek ancak aynı kalmış. Kitabı okuyacak olanlar emin olun ki kısa sürede bitireceksiniz ama bir sinir harbi de yaşayacaksınız. Buna hazır olun.
“Keşke, ah keşke şehirler kendi dokuları ve renkleriyle muhafaza edilebilseydiler, ne renkli bir dünyada yaşıyor olurduk. Oysa, artık gökyüzüne uzanan upuzun binaları, trafikli caddeleri, neon ışıklar saçan meydanlarıyla, İstanbul’dan Şangay’a, Dubai’den Tokyo’ya, hiçbir şehrin New York’tan farkı kalmamıştı.” demiş Ayşe Kulin. Katılıyorum kendisine her şehrin ayrı güzelliği, doğası, kendine has bir havası vardır illa ki. Bunların birbirine benzeme çabası olmasaydı belki şehirleri gezmekten, yaşamaktan daha fazla keyif alıyor olurduk. Ama niye özellikle New York’u örnek göstermiş? New York’un ezelinden beri mi upuzun binaları varmış? Hep mi trafikliymiş caddeleri? İlla ki onun da kendi doğası ve kendi tabiriyle dokusu vardır. Yani bir zamanlar…