Neden öğretimde birlik? Tanzimat sonrası Osmanlısı, ciddi, üstelik birbirine karşıt, bir kültür ‘ikiliği’ yaşıyor: Bir yandan mahalle mektepleri, tekke, medrese ve zaviyeler, harıl harıl ‘ümmet aydını’ yetiştiriyorlar; bir yanda ecnebi dille öğretim yapan, çeşitli Hıristiyan tarikatlarının ‘misyoner’ okulları, harıl harıl, ‘komprador’ aydın üretiyorlar. Bunların ilki, Osmanlı’yı geleceğine değil, geçmişine çekmek meraklısıdır; İkincisi ise, geçmişi ‘külliyen’ reddedip, Batılı ‘metropol’ ülkelere benzemeyi marifet sanıyor. Osmanlı’mn son iki yüzyılı, Tanzimat ve Meşrutiyet, çağdaş ve ulusal kültür sentezini başaramamış, bu iki aydın türünün çatışmasıyla geçmiş; neticede, Devlet-i Aliyye batmıştır. ‘Sistem’ bu çatışmayı, hem tahrik ediyor, hem de hınzırca kullanıyordu.
Sayfa 402·Kitabı okudu
Dr. Emre Kongar, Milliyet Sanat
“…Aslında kültürel alanda Atatürkçülük, ne İslâm düşmanlığı ne de Batı hayranlığıdır. Kültürel açıdan Atatürkçülük, Türk kültürünün ulusallaşarak, evrensel boyutlara ulaşmasının savaşını vermektir. Çünkü Atatürk, bir ortaçağ imparatorluğundan, çağdaş bir ulusal devlet yaratma çabasını simgeler. Üstelik üretim güçleri, kapitalizm öncesi aşamadadır Cumhuriyet’in kuruluşunda. Bu nedenle Atatürk, bir yandan üretim güçlerinin gelişmesini sağlayıcı önlemler alırken, öte yandan da Batı’da gelişmiş olan ‘ulusal kapitalist devlet’in üstyapı kuramlarını topluma aşılar. Anayasa, Yurttaşlık Yasası, giyim kuşam biçimleri, saat, takvim, alfabe ve benzerleri, hep kozmopolit imparatorluktan ulusal devlete geçiş için harcanan çabalardır. Tarih ve dil tezleri de bütünüyle bu açıdan değerlendirilmelidir. Amaç, İslamın yok edilmesi ya da Batı’nm benimsenmesi değil, çağdaş ulus bir devlet yaratılmasıdır. Bu ulusal devlet, altyapı ilişkilerinin yetersizliği, üretim güçlerinin az gelişmişliği yüzünden, büyük ölçüde üstyapısal güdümlemelerle desteklenmektedir…”
Sayfa 57·Kitabı okudu
Reklam
Eski atalarımız Gök Türklerde kağanın, kızdırılmış demiri örse koyup çekiçle dövdüğü gün, kimbilir kaç yüzyıla dayanan millî bayram günü idi. Demiri eriterek kurtulmayı, belki Ergenekon'dan çıkışı temsil ediyordu. Bunun hangi güne rastladığını kesin olarak bulmak sure-tiyle yeniden bayramı yapmak çok yerinde olur. Bu bir millî tarihe yöneliş, geleneğe dönüş olacaktır. 23 Mayıs 1040 günüt Selçukluların kazandığı büyük Dendânekan zaferinin ve Selçuklu devletinin kuruluş günüdür. Bugünkü Türkiye, bu Selçuklu devletinin devamıdır. Gerçi bazı tarihçiler yalnız Anadolu Selçuk-lularını Türkiye olarak kabul ediyorlarsa da ben bu düşünceye katılmıyorum. Çünkü bir devlet daima aynı sınırlar içinde kalmaz. Türkiye, ilk kurulduğu toprakları kaybedip sonradan aldığı ülkelerde tutunmuş olmanın özelliğine sahiptir. 26 Ağustos 1071 Malazgirt zaferi şan ve şeref, aynı zamanda millî şuur bakımından millî bay-ram olacak bir gündür. 26 Ağustos aynı zamanda Büyük Taarruzun da başladığı gündür. 30 Ağustos 1922 Başkumandan (Rum Sındığı) sava-şının kazanıldığı gündür. Türkiye'nin kuruluş senesidir. 13 Eylül 1921 Sakarya Zaferi bir "Sath-ı müdafaa" savaşıdır. Bir kahramanlık destanıdır. Sonuçları bakı-mından da çok büyüktür. Bu zafer yalnız Türkiye'de değil bütün Türk dünyasında sevinçle kutlanmıştır.
Sayfa 41 - 42 Ötüken, 28 Mayıs 1966·Kitabı okuyor
Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk tarafından, biri de milliyetçilik olan 6 umde ile kurulmuştu. İsmet İnönü parti başkanlığı sırasında milliyetçilik umdesinin kaldı-rılması cihetine gidemedi ama milliyetçiliğe en büyük darbeyi vurdu. Köy Enstitülerinin komünist yuvası haline gelmesine göz yumduğu gibi 1944'te Türkçülere karşı açılan Haçlı Seferinin başkomutanlığını da bilfiil yaptı. Yetiştirip Türkiye'ye armağan ettiği Ecevit ise milli-yetçiliğe cephe almıştır. Nitekim son kongrelerinde, Halk Partisi'nin milliyetçi olduğunun tüzüğe geçirilmesi hakkındaki takriri hasır altı etmiştir. Fakat asıl mühimi, Anayasa değişikliği hakkında partilerin fikrini soran hükümete verilmek üzere hazırlanan cevaptır. Halk Partisi şu teklifleri kabul etmiyor: 1) Anayasanın ikinci maddesine "milliyetçilik" deyi-minin konulmasını; 2) Anayasaya, sınıf kavgasını kesin olarak önleyecek madde konulmasını; 3) Anayasaya Türk Bayrağı'nın ve İstiklâl Marşı'nın konulmasını; 4) Tabiî senatörlüğün kaldırılmasını, Demek ki, Türk Devleti'nin milliyetçi olmasını kabul etmiyor. Bunun mefhûm-ı muhalifi beynelmilelciliktir. Dünyada komünist ülkelerden başka beynelmilelci oldu-ğunu ileri süren devlet yoktur. Sınıf kavgalarını önleyecek maddeyi de istemiyor. Demek ki, sınıf kavgasını istiyor. Sınıf kavgası kimlerin şiarıdır? Türk Bayrağı ile İstiklâl Marşı'nın Anayasaya girme-sini istememek bunları günün birinde kolaylıkla değişti-rebilmek arzusundan doğar. Acaba sayın Bergüzar Türk Bayrağı yerine hangi bayrağı ve İstiklâl Marşı yerine hangi marşı düşünüyor? Bütün bunlardan sonra tabiî senatörlüğün kalmasını istemekteki sebep kendiliğinden ortaya çıkıyor: Tabiile-rin büyük kısmı aşırı solcudur.
Sayfa 222 - 223 Ötüken, 1972·Kitabı okudu
Altın Işık, 1947
Bugün Türkiye'de bir Hasan Âli meselesi, daha doğrusu millete hesap vermeğe mecbur bir Hasan Âli vardır. Maarif Vekâletindeki sekiz yıllık icraatıyla umumun nefretini üzerine çeken bu adam gazete tenkitleriyle, mizahî hücumlarla ve kuşa çevrilmekle yaptıklarının hesabını vermiş sayılamaz. Gizli veya açık ikazlara aldırış etmeden yaptığı keyfi icraat için, sicilli komünistleri maarifin yüksek mevkilerine getirirken milliyetçileri vazifelerinden uzaklaştırdığı için, hattâ içişleri bakanının son konan mahut "Yurt ve Dünya" dergisini bu milletin parasıyla satın alıp himaye ettiği ve en haince maksatlarla çıkan bu dergiyi lise kütüphanelerine soktuğu için Hasan Âli Divan-ı Âlide hesap vermelidir. Sabık Millî Eğitim Bakanı kendisini masum sayıyor ve "Komünistleri himaye eden vekil'den bahsolunduğu zaman hayretle "o vekil ben miyim?" diye soruyor. Biz de onun bu hayretine hayret ediyor ve "acaba vekâlet sandalyesiyle birlikte zekâsını da mı kaybetti?" diye düşünüyoruz. Hasan Âli'nin, her şeyin pundunu bulan filozof zekâsı herhalde biraz körlenmiş, hiç olmazsa biraz sarsıntı geçirmiş olacak ki, Kenan Öner gibi tek başına Halk Partisi'ni allak bullak eden bir hukuk devi ile mahkeme salonunda boy ölçüşmeğe kalkıyor. Türkiye'nin en çok sevilen adamı olan Çakmakoğlu Müşür Fevzi Paşa Hazretleri'yle tartışmaya yelteniyor ve kendisini Ruzvelt'le bir tutarak bazı muhalifleri bulunmasının tabiî olduğunu iddia ediyor. Bunlar sekiz yıllık ikbal devrinin alışkanlıkları ve tatlı rüyadan henüz tamamiyle uyanmamış olmanın mahmurluğu olsa gerek. Kendisinin mahmurluk içinde daha fazla kalmasına müsaade etmeyeceğiz ve onun çok kullandığı tabiri kullanarak "Namuslu bir vatandaş sıfatıyla" aşağıdaki 10 madde hakkında cevap isteyeceğiz: Birinci madde: İşte size uzun bir manzumenin bir
Sayfa 161 - 163 ¹evet (farsça), ²ben tanrıyım·Kitabı okudu
Epilepsi iddiası (2)
Başarıyı bozuklukla açıklamaya çalışan bir teori, yerini nerede alır? Böylesine büyük bir başarıyı hastalıkla açıklamak, gerçekten bir açıklama çabası mıdır, yoksa ön yargının tezahürü müdür? Gündelik hayatınızda ya da tarihî figürleri incelerken hangi başarılı insanın öyküsünü dinleyince tıp kitaplarına koşuyorsunuz? O hâlde aşağıda nakledeceğim başarıları açıklamak için hemen tıp kitaplarına ve doktorlara koşalım. Hangi hastalık bu başarıları sağlıyorsa Allah'ın bize o hastalıktan vermesi için dua edelim. Çünkü bunları hastalıkla açıklamaya çalışan hiç kimse, böyle başarılar göstermiş değildir. Armstrong: "Muhammed'e, diğer önemli tarihsel kişiliklere yaklaştığımız şekilde yaklaşırsak onun, dünyanın tanıdığı en büyük dâhilerden biri olduğunu kolayca söyleyebiliriz."914 "İnanılmaz bir yazınsal eser yaratmak, büyük bir din kurmak ve yeni bir dünya gücü oluşturmak sıradan başarılar değildir.” Lapidus: "Peygamberlik, sıra dışı bir fenomendir ve bir peygamberin etkisinin halkının yaşam biçimini külliyen değiştirip arkasında dünyanın büyük dinlerinden birini miras bırakması nadirdir." Maxime Rodinson: "Muhammed hem bir ideoloji hem de bir devlet kurucusuydu. İsa ile Şarlman onda tek ve aynı varlık hâline gelmiş gibidir." Bernard Lewis: "Peygamber 8 Haziran 632 tarihinde kısa bir hastalığı müteakip vefat etti. Hayatında büyük işler başarmıştı. Batı Arabistan'ın putperest kavimlerine, tek Allah'a inanışı ve ahlak ilkeleri sayesinde yerini aldığı putperestlikle mukayese edilemeyecek derecede yüksek seviyede bulunan yeni bir din getirmişti. Söz konusu dini, vahyolunmuş bir kitapla donattı. Bu kitap, sonraki yüzyıllarda milyonlarca müminin düşünce ve davranış rehberi olacaktı. Fakat o, bundan da fazlasını yapmıştı. İyi örgütlenmiş ve silahlanmış bir cemaat ve devlet
Sayfa 395 - İnsan Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
Reklam
Reklam