Menkıbeden Realpolitiğe: 13. Yüzyıl Anadolu Kaosunda Bir İstihbarat ve Kamu Diplomasisi Aktörü Olarak Yunus Emre 13. yüzyıl Anadolu’su, Moğol istilası ve Selçuklu merkezi otoritesinin çöküşüyle karakterize olan çok merkezli bir güç boşluğuna sahne olmuştur. Resmi tarihin ve tasavvufi literatürün "edilgen bir mistik" olarak kurguladığı Yunus Emre, dönemin sosyo-politik ve askeri dinamikleri bağlamında yeniden okunduğunda, karşımıza farklı bir aktör profili çıkmaktadır. Bu makale; Yunus Emre’nin Baba İlyas ile başlayan ve Taptuk Emre’ye uzanan heterodoks (Vefai/Babai) network’ü içerisindeki konumunu, gezgin dervişlik (Abdalân-ı Rûm) kurumunun bilgi toplama/yayma kapasitesini ve duru Türkçe kullanımının siyasal-kültürel bir hegemonya inşası olduğunu ileri sürmektedir. Bu çerçevede Yunus Emre; mistik bir şair olmanın ötesinde, uç beylikleri arasında denge kuran, toplumsal morali rehabilite eden ve yer altındaki bir direniş ağının kamu diplomasisi ile saha istihbaratını yürüten stratejik bir aparat olarak kavramsallaştırılmaktadır. I. 13. Yüzyıl Anadolu Güç Boşluğu ve Mikroskobik Güç Odakları Kösedağ Savaşı (1243) sonrası Anadolu, sadece askeri bir yenilgi değil, aynı zamanda derin bir epistemik ve siyasi kırılma yaşamıştır. Konya’daki Selçuklu sarayı Moğol vasalı (güdümlü devlet) haline gelirken, uç bölgelerde filizlenen Türkmen beylikleri ve yerel iktidar odakları arasında tam bir "herkesin herkesle savaşı" (bellum omnium contra omnes) ortamı doğmuştur. Bu kaotik zeminde geleneksel devlet aygıtları (ordu, resmi istihbarat, bürokrasi) işlevsizleştiğinde, iktidar ilişkileri dikey kurumlardan yatay ağlara kaymıştır. Bu yatay ağların en etkilisi ise hiç şüphesiz tekkeler, zaviyeler ve bunların mobil unsurları olan derviş gruplarıdır. Bu makale, Yunus Emre figürünü bu
Tarih
Alternatif Okumalar ve Tezin Sınırları Yukarıdaki çerçeve, gözlemlenen davranış kalıplarına (statüko korumacılığı, iktidardan kaçınma, reform girişimlerinin etkisizliği) tutarlı ve açıklayıcı bir model sunuyor. Ancak bu model birkaç açıdan eleştiriye açıktır. Birincisi, alternatif nedensel açıklamalar mevcuttur. CHP'nin statükocu görünen tavrı, tarihsel-ekonomik mirastan değil; seçim aritmetiğinden (toplumun ideolojik haritası, koalisyon olasılıkları), kurumsal ortamın asimetrisinden (yargı, medya, bürokrasi üzerindeki denetimin dağılımı) veya basitçe liderlik tercihleri ve parti içi rekabetten de kaynaklanabilir. "İktidardan kaçınma" gibi görünen bir davranış, aslında "iktidara ulaşamama"nın bir sonucu da olabilir—niyet ile yapısal kısıt arasındaki ayrım burada belirsizleşir. İkincisi, "mutasyon" metaforu açıklayıcı gücünü, falsifiye edilemezlikten alıyor olabilir. Sistemin her tepkisi—reform girişimi başarısız olursa "bağışıklık tepkisi", başarılı olursa "yeni döneme uyum"—aynı çerçeveye oturtulabiliyorsa, bu çerçeve hangi gözlemin teoriyi çürüteceğini tanımlamıyor demektir. Bu, anlatının gücünü artırırken ampirik bir teori olarak sınanabilirliğini zayıflatır. Üçüncüsü, metin homojen bir "sistem" ve "yapı" varsayıyor, oysa devlet, parti ve sermaye ilişkileri içsel olarak çok parçalı ve çoğu zaman birbiriyle çatışan aktörlerden oluşur. "Sistem kendini korur" gibi bütüncül ifadeler, bu iç çatışmaları ve zaman zaman gerçekleşen—kısmi de olsa—kurumsal değişimleri (yargı reformları, mali şeffaflık adımları, parti içi liderlik değişiklikleri) gözden kaçırma riski taşır. Dördüncüsü, karşılaştırmalı perspektif önemli bir kontrol noktasıdır. Benzer "kurucu parti–devlet" iç içeliği başka ülkelerde de (örneğin eski tek parti rejimlerinden çıkan demokrasilerde) görülmüştür
Felsefe
Reklam
İsmini anmak; bir hükmün infazı gibi çöküyor üzerime. Kelimeler, bir devletin sarsılmaz sınırları kadar yalın, Bir kurşunun namludan çıkışı kadar sade, Ve o kadar samimi ki; insana ancak kendi celladı söyletir bu ismi. Vatan, diyorlar; evet, ismin öyle bir yer tutuyor ki göğsümde Ayaklarımın feri kesiliyor, eşikte duruyorum. Hangi sayı hangi sayıdan sonra gelir, unutuyorum. Ben, kendi içimde bir devlet kuruyorum: Sınırları sen, halkı yine sen, anayasası benim sana olan suskunluğum. ✍️ Murat
1000Kitap
Suriye'nin Yeniden Dizaynı: Stratejik Sessizlikten Kurumsal Rehabilitasyona I. Giriş: Yanlış Soruların Esareti Buckingham Sarayı'nın altın yaldızlı salonlarında iki adam el sıkışıyor. Biri İngiltere Kralı III. Charles. Diğeri, bundan yalnızca bir yıl önce üzerine 10 milyon dolar ödül konmuş, ABD'nin terör listesinde adı geçen Ebu Muhammed el Şara. Bu fotoğraf bir soruyu zorunlu kılıyor: Bu nasıl mümkün oldu? Ortadoğu coğrafyası üzerine yapılan analizlerin büyük çoğunluğu bu soruyu sormaz. Bunun yerine daha güvenli, daha sığ sorularla yetinir: "IŞİD neden bu kadar güçlendi?" veya "Esad neden düştü?" Oysa doğru sorular çok daha rahatsız edicidir: IŞİD kimin işine yaradı? Şara'yı kim, ne zaman ve hangi araçlarla rehabilite etti? Ve tüm bu kaosun sonunda kim kazandı? Bu makale, Suriye'de yaşananların ne bir tesadüf ne de öngörülemeyen bir "blowback" mekanizmasından ibaret olduğunu savunuyor. Ortada, adım adım ve çok aktörlü biçimde inşa edilmiş bir bölgesel dizayn var. Ve bu dizaynın mimarlarını bulmak için komplo teorisine değil, yalnızca sonuçlara bakmak yeterli. II. Blowback'ten Öte: IŞİD ve Güç Boşluğu 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgali, sadece bir rejimi devirmenin çok ötesine geçti. Ordular lağvedildi, devletin kurumsal hafızası silindi, onlarca yıllık güvenlik bürokrasisi bir gecede yok edildi. Geriye devasa bir güç boşluğu kaldı. IŞİD bu enkazdan beslendi, büyüdü ve zamanla Suriye iç savaşının yarattığı ikinci boşlukta gerçek bir devlet gibi hareket etmeye başladı. Buna "blowback" deniyor: Bir müdahalenin, müdahale edenin öngöremediği yıkıcı sonuçlar doğurması. Daha önce de görülmüştü; 1980'lerde Sovyetlere karşı CIA tarafından beslenen Afgan mücahidleri, zamanla El Kaide'ye dönüşmüştü. Ancak blowback teorisi, IŞİD söz konusu olduğunda kritik bir soruyu
1000Kitap
Stratejik Sessizlikten Büyük Plana: IŞİD, HTŞ ve Suriye'nin Yeniden Dizaynı Yanlış Sorulan Sorular Ortadoğu'ya dair her tartışma, yanlış sorularla başlar. "IŞİD neden bu kadar güçlendi?" diye sorulur, "IŞİD kimin işine yaradı?" diye sorulmaz. "HTŞ lideri Şara nasıl dönüştü?" diye sorulur, "Bu dönüşümü kim, ne zaman ve hangi araçlarla planladı?" diye sorulmaz. Doğru soruları sormak, doğru cevaplara giden tek yoldur. Bu makale o soruları sormaya çalışıyor. Birinci Perde: IŞİD ve Stratejik Körlük 2003 ABD işgali Irak'ı paramparça etti. Sadece bir rejim yıkılmadı; ordular lağvedildi, devlet aygıtı çöktü, onlarca yıllık bürokratik hafıza silindi. Geriye devasa bir güç boşluğu kaldı. Bu boşluktan IŞİD filizlendi. Buna "blowback" deniyor: Bir müdahalenin, müdahale edenin öngöremediği yıkıcı sonuçlar doğurması. Afganistan'da Sovyetlere karşı beslenen mücahidlerin zamanla El Kaide'ye dönüşmesi de aynı mekanizmanın ürünüydü. Ama blowback teorisi bir noktada duruyor ve yetersiz kalıyor. IŞİD dört yıl boyunca Suriye ve Irak topraklarında fiilen devlet kurdu. Petrol sattı, vergi topladı, mahkeme işletti. Onlarca ülkeye saldırılar düzenledi; Paris'te, Brüksel'de, İstanbul'da, Kahire'de kan döktü. Ama sınırını fiilen paylaştığı İsrail'e tek bir koordineli, ciddi saldırı düzenlemedi. Resmi açıklama şu: "Yakın düşman" ideolojisi. Selefi-cihadist gelenekte önce yerel yönetimleri, mürtet saydığı rejimleri devir; sonra İsrail'e yönel. Ama bu ideolojik açıklama kritik bir gerçeği gizliyor. IŞİD, İsrail sınırına en yakın olduğu dönemde bile Golan hattında tek bir ciddi operasyon yapmadı. Öte yandan İsrail, IŞİD'e karşı tek bir hava saldırısı düzenlemedi. Üstelik İsrail hastaneleri, IŞİD bağlantılı Suriyeli yaralıları tedavi etti. Buna resmi bir ad bile verildi: "Hayırsever Komşu
Tarih
Çocuklar Neden Yapay Zekâya Dert Anlatıyor?
🙍‍♂️Çocuklar yapay zekâ sohbet robotlarını arkadaş olarak görüyor, onlara duygusal yakınlık geliştiriyor, kendine zarar verme gibi tehlikeli davranışları normalleştiren sohbet veya terapi botlarıyla saatler geçiriyorlar. Çocukların çatışma çözme, psikolojik dayanıklılık, empati gibi becerileri kazandığı gelişimsel dönemlerinde, yapay zekâ dünyası giderek gerçek insan etkileşiminin yerini alıyor. Bazı köşe yazılarını bir kez okur geçerim. Gazeteleri kâğıttan okuduğumuz, dijital dönüşüm öncesinde klasik habercilik reflekslerinin son güçlü dönemi olan o güzel yıllarda, Radikal ve Referans’taki bazı köşe yazılarını ise kesip dosyaladığım olmuştur. Dönüp dönüp yeniden okuyayım diye… Geçen gün Financial Times’tan Simon Kuper’in Gazete Oksijen’de Türkçe çevirisiyle yayımlanan bir köşe yazısı (“Ebeveynlik bu muymuş?”), bende tam da o nostaljik hissi yeniden doğurdu: “Bugünkü ebeveynler telefonlara hazırlıklı. Bizim kobay jenerasyonla yaptığımız hatalardan ders aldılar. Dünya genelinde sosyal medyayı çocuklara yasaklamaya ve okullara telefon sokmamaya yönelik önlemler var. Bugünkü ebeveynleri gafil avlayan ise yapay zekâ,” diyor Kuper bu yazıda. Altını kalın kalın çizip duvara asmayı hak eden bir tespit, değil mi? Evet, yetişkinler olarak gafil avlandık. Herkes birbirine bu konuda akıl veriyor; kendi deneyimini paylaşıyor. Kimisi “modern ebeveynlik” kisvesi altında, kimisi umursamaz, kimisi aşırı korumacı, kimisi sonsuz endişeli... Çocuklar ve yapay zekâ kullanımı tartışması, çok katmanlı ve tek bir doğru cevabı olmayan bir alan. Tabletler, akıllı telefonlar ve yapay zekâ sohbet botları artık çocukların gündelik yaşantısının bir parçası. İçlerinden YouTuber’lar çıkıyor, kod yazabiliyorlar, çünkü dijital dönüşümün içine doğdular. __Bir yandan
Makale|Yazı
Reklam
Reklam