Ertesi sabah kızın yüzündeki titrek altüst olmuşluk ifadesini görünce korktum. O tatlı telaşının yerini anlaşılmaz bir gerginlik almıştı, gözleri nemli ve ağlamış gibi kızarıktı, çok derinlerine kadar işleyen bir acı içinde görünüyordu. Bütün o suskunluğunun içinde vahşi bir çığlık kopartmak ister gibiydi; alnı sıkıntıyla gerilmişti, bakışlarında buruk bir ümitsizlik vardı, oysa ben onu bu kez berrak bir sevinç için de göreceğimi ummuştum. Korktum. İlk kez beklemediğim bir şeyle karşılaşıyordum; kukla artık bana itaat etmiyor ve istediğimden farklı dans ediyordu. Bütün olasılıkları düşündümse de nedenini bulamadım. İlk kez kendi oyunumdan korkmuştum ve onun bakışlarındaki yakınmayla karşılaşmamak için akşama kadar otele dönmedim. Döndüğümde her şeyi anladım. Masaları hazırlanmamıştı, aile otelden ayrılmıştı. Kız delikanlıyla tek bir sözcük edemeden gitmek zorunda kalmıştı ve ailesine de hiçbir şey söyleyememiş, kalbinin hâlâ o tek bir güne, tek bir saate ne kadar bağlı olduğunu anlatamamış, tatlı düşlerinden neredeyse sürüklenerek kopartılmış, kim bilir hangi tatsız Alman kasabasına götürülmüştü. Bu aklıma gelmemişti. Ve şimdi kızın son bakışlarındaki öfkenin, eziyetin, ümitsizliğin ve kızın hayatının kim bilir nerelerine kadar savurup serptiğim o derin acının müthiş şiddeti bir suçlama gibi karşımdaydı.