Eskiden papatya falı bakardık. Seviyor mu sevmiyor mu diye. Artık onun da bir önemi kalmadı. Seviyor çıksa bile nasıl seviyor asıl önemli olan o. Sorsan herkes seviyor birbirini, çoğu insan aşığım diyerek geçiniyor. Öyle boşaltmışlarki aşk kelimesinin içini birkaç günde seven hevesleriyle hareket edip birkaç güzel laf söyleyen aşk zannediyor bunu. Kendini de karşıdakini de bunun aşk olduğuna inandırıyor. Ama ufacık bir rüzgar esse kırılıyor heves dalları. Aşk zannedilip o dallarda açmaya çalışan çiçekler, daha açamadan o heves dallarıyla birlikte yok oluyorlar.Oysa aşk böyle bir şey değil, hiçbir zaman da olmadı. Sadece insanlar bunu basitleştirdiler.
Saygıyı hak eden birisi arada soytarı olmaz. Hakiki kralların(!) yanında soytarı olmaz. Saygıyı hak eden kişilerin yanında onurlu kişiler olur, soytarılar adam gibi hareket eder. Arada kral, arada soytarı olan birisinde onur yoktur. Çoğumuz arada kral, arada soytarı...
Hayata Dair
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Çanta ve ayakkabı görüşüm sebze ve meyve için de geçerli
Bugün pazardayken ikişer şekilde dört plastik kasayı ayaklık yapıp üzerine 3-4 m biraz kalın ama yetişkin biri için hafif bir plastik ile tezgah yapıp üstüne plastik hasırlar dizmiş bir yer vardı. Ben annemleri beklerken etrafa bakıyordum ve çocuğun bir şeyler yaptığını görünce orada durdum. Geriye doğru devrilmişti bir köşeden tutup ondan daha da küçük olan çocuğa sesleniyordu ama gelmedi hemen. Ve ben birkaç adım attım ona tutmak için o sırada içeride yatan adamla göz göze geldim. Çocuğun halini görüp gelmiyordu. Buna gıcık oldum. Bir an tereddüt etsem de diğer velet gelince yumuşak tonda "Sen de karşıya geç istersen. Burayı ben hallederim." deyip gülümsemiştim. Ve geri çekmiştik. Onlar hafif tarafta ben baya hasırla dolu taraftaydım. Yardıma gelmiş diye "Gerek yok sen bekle." demedim büyüğün yanına yolladım. Bir yandan da kalabalıkta olmanın farkındalığıyla çekimserim. O yüzden biraz durmuştum ama buraya kadardı. Ben hasırlar düşmeden çekeriz sandım ama biraz gecikme ile düşmüşlerdi. En azından tezgah olan o plastiği doğru düzgün yerleştireceğiz derken çocukla alttaki birbirine bağlı olmayanlar düştü. O an sesli güldüm. Ve "Tek başına yaparken zordu şimdi üç kişiyken daha da zor oldu değil mi?" deyip çocuğu yoklarken düzeltip dizdik ve babamların geldiğini görüp onlara katılırken "Ne oldu, ne yapıyordun?" diye tuhaf tuhaf bakmışlardı. "Güçlü ve cesur çocuğa minik bir yardım takviyesi sağlamaya çalışıyordum." deyip giderken çocuğu unutmuştum. Bana "Eline sağlıııkk." diye biraz yüksekten yetişince ona dönüp gülümseyerek "Ne demek kolay gelsin." el sallayıp önüme döndüm. Çocukluktan olan o el sallama olayını çocuklara yapmayı çok seviyorum. Sonra "İçeride büyük biri vardı. Çocuğun halini görüp gelmedi. Çocuk için zordu yani, kör olan görür." deyip biraz sinirle
Duygu ve Düşünce
Primajenitör Atamız:BOZKURT!
Mythomoteur kavramı Anthony D. Smith’e aittir ve o, bu kavramı etnik siyasî birliğin kurucu miti olarak tanımlamaktadır. Yani bir topluluğu, milleti veya etnik grubu bir arada tutan, onlara ortak bir kimlik, amaç ve meşruiyet kazandıran kurucu mitlerin (efsanelerin/anlatıların) bütünü ve bu mitlerin hareket ettirici gücü anlamına gelir. Mitsembol ve mythomoteur, etnisitenin hamillerinin koruyup sakladıkları, yaydıkları ve gelecek nesillere aktardıkları inanç ve duygu birliğini sağlamada hayati rol oynar. Bu üç unsur, aynı zamanda bir etninin tarihî belleğini veya etnik hafızayı nesilden nesile aktarır. Bu üç kavramın ortak buluşma noktası ise primajenitor ata, kutsal sembol, kutsal mekandır. Bugün değinmek istediğim yer: primajenitor ata. Primajenitor ata dediğimiz şey, çoğunlukla bir etninin doğuşunda hamile veya dölleyici rolü üstlenen bir hayvandır. Örneğin Türklerde BOZKURT , Ruslarda ayı, İngilizlerde leopar, Fransızlarda horoz böyledir. Türklerdeki türeyiş efsanesi etnik hafızalarına kazınmıştır. Kurda saygı hâlâ Anadolu’da ve Orta Asya’da yaşatılan bir gelenektir. Şöyle düşünün Ergenekon vadisi yalnızca efsanede geçen hayali bir yerdir; ama Türklerin kutsalları arasındadır. Aynı şekilde biliyoruz ki biyolojik olarak kurttan gelemeyeceğiz ama kutsaldır. Gumilev’in dediği gibi, "bir etnik topluluk kutsal kabul ettiği bir sembol için ölmeyi göze almışsa, o artık bir millettir." Bozkurt bizim millet oluşumuzun nişanesidir. Yani Bugün bir partinin ya da ülkücülerin simgesiymiş gibi dayatılan bozkurt Türk'ün millet olmasının nişanesi ve çıkış motifidir. Ne ülkücülere hastır ne bir partiye, öz be öz Türklüktür. Sinir uçlarımızla oynamak için kürtler "itten geldiğini sanan Türkler..." Tarzı tabirler kullanıyor onlara ithafen de şunları söylemek
1000Kitap

Murat

@catalocaster
·
Bozkurt milli sembolümüzdür. Türkler çok eski çağ-larda, totem devrinde kendilerinin bir Bozkurt'tan türe-değine inanmışlardır. Böylece Gök Türkler dişi, Dokuz Oğuz-On Uygurlar erkek Bozkurt'un soyu sayılmış; Kun, yani Oğuzlara ise Bozkurt büyük yürüyüşlerde kılavuz-luk etmiştir. Totem ve itibarî ata her millette, boyda, urukta vardır. Bunlar milletin vicdanına siner, ilmin bugünkü ilerleyişi karşısında insanların kurttan türemesine imkân olmadığı kabul olunmakla beraber Bozkurt millî sembol olmakta devam eder.
Sayfa 35 - Bozkurt Korkusu, 19 Ocak 1972, Ötüken·Kitabı okuyor
129 No.lu Apartman
Bulutlar kara kanatlarını açmıştı yeryüzünün üzerine. Çok geçmeden yağmurlarını yağdırmaya başlamıştı. Teninde hissettiği soğuklukla Dilara pencereye doğru yöneldi. “Bu kadar havalandığı yeter,” diye söylenerek pencereyi kapattı. Mutfak dolaplarını silmeye devam etti. Ne zamandır temizlik yüzü görmeyen bu eve yeni taşınmıştı. Daha doğrusu arkadaşıyla yeni kiralamıştı bu evi. Dilara, Canan ile üniversite açıldığında yurtta tanışmışlardı. Öyle böyle bir yılı devirip geriye kalan eğitim hayatlarını yurtta geçiremeyeceklerine karar vermişlerdi. Ve bir gün dolanırlarken Ankara sokaklarında, 129 nolu apartmanda kendileri için bir daire bulmuşlardı. Tabi komşular, kendilerine deli gözüyle bakıyordu orası ayrı konu. Söylenene göre bundan iki yıl önce yani 2007 yılında yaşlı bir kadın tutmuş bu daireyi. Kadın oldukça tuhaf bir tipmiş. İnsanlarla iletişim kurmazmış. Sokakta gördüğü genç kızlara uzun uzun bakarmış. Öyle bir bakarmış ki torunu yaşındaki kızları kıskandığını düşünürmüş mahalleli. Onların güzelliğini, yaşam enerjisini kıskanırmış sanki. Zaten kadının evdeki misafirliği de uzun sürmemiş. Yaşlı kadın eve taşındıktan 3 ay sonra daireden kötü bir koku yayılmaya başlamış. Komşular, kadının kapısını çalmış fakat açan olmamış. Durumdan işkillenen komşular polisi aramış. Polisler eve geldiğinde kadının yerde yatan cesedini bulmuşlar. Yaşlı bir kadının ani ölümü kimseyi şüpheye düşürmese bile daha ilginç bir şeyle karşılaşmışlar evde. Her yerde normal sayılamayacak sayıda erimiş mumlar ve yanmış tütsüler bulunuyormuş. Polisler başka bir yerden de koku gelmesi üzerine diğer odalara da bakınmışlar. Mutfağa vardıklarında çöp kutusunun yanında birkaç damla kan görmüşler. Çöp kutusunun içine baktıklarındaysa kan lekeleri barındıran enjektörlerle karşılamışlar. Mutfaktan yayınlan
Başkalarının düşüncesine göre hareket etmekten kim mutlu olur ki sırf birileri mutlu olsun her şey onların istediği gibi olsun diye kendi düşüncelerimizi ya boşveriyoruz ya da o an için unutuyoruz . Ama ben nasıl mutlu olacaksam öyle yaşayacağım kimse için değil önce kendim ve sonra sevdiğim için