Romanı bitirdiğimde, içimde doğunun o kadim toprağından yükselen feryatların, mülteci kamplarındaki çocuk çığlıklarının tortusu kaldı; o hüzünlü ve sarsıcı hikaye günlerce zihnimin odalarında yankılanıp durdu. İstanbul’un o konforlu, o kendi halindeki gazeteci hayatından kopup çocukluk arkadaşı Hare hareketinin, yani Hüseyin’in Mardin’deki izini sürmeye giden İbrahim’in peşine takıldığım an, aslında hepimizin ne kadar kör, ne kadar bencil bir sahte huzur içinde yaşadığımızı anladım. Hüseyin’in saf, temiz ve vicdanlı yüreğinin, Ezidi bir mülteci kız olan Meleknaz’a duyduğu o derin, o her şeyi göze alan aşkı yüzünden nasıl bir trajedinin kurbanı olduğunu satır satır okumak içimi sızım sızım sızlattı. Okurken o tozlu Mardin sokaklarında, Midyat’ın o güneşten kavrulmuş taş evlerinin arasında dolaşırken burnuma hep o Ortadoğu’nun barut, kan ve çaresizlik kokan o ağır havası geldi resmen.
Beni asıl darmadağın eden ve gözlerimi dolduran şey, Meleknaz’ın o mülteci kampındaki çadırlarda, kucağında Hüseyin’in bebeğiyle, o uğradığı akılalmaz zulümlerin, o kör inançların getirdiği karanlığın yüküyle tek başına kalakaldığı o sahneler oldu. İnsanlığın, sırf kendisinden olmayana duyduğu o vahşi nefret yüzünden gencecik bir adamın hayatını elinden alışı, Meleknaz’ın o içine kapanmış, o dünyaya küsmüş dilsiz kederi boğazıma bir hıçkırık gibi düğümlendi. Hele o Hüseyin’in dillerden düşmeyen, romanın ruhuna işleyen "Ben bir insandım." felsefesi ve o kadim sözü... "Harese nedir bilir misin?" diye sorup, develerin çöldeki o dikenleri yerken kendi kanlarının tadıyla sarhoş olup ölmelerini anlatması, aslında bugünkü insanın kendi hırslarıyla kendi soyunu nasıl kuruttuğunun en acı, en samimi itirafıydı.
Kitabın kapağını kapatıp masaya bıraktığımda, o odanın sessizliğinde kendi