Bir davranışın sapkın olup olmadığını düşündüğümüzde genelde çok hızlı karar veriyoruz. Doğru ve yanlış neredeyse kendiliğinden beliriyormuş gibi geliyor. Ama biraz durup şunu sormak gerekiyor: Bu yargıya nasıl varıyoruz?
Bir şeyi sapkın olarak adlandırmak, sadece o davranışla ilgili değil; aynı zamanda o davranışı nasıl tanımladığımızla ilgili. Yani mesele dışarıda olup biten kadar, bizim onu nasıl gördüğümüz.
Bu bakış açısını benimsediğimizde, klasik
“İnsanlar neden kuralları ihlal eder?” sorusu yerine “Kim, hangi koşullarda, hangi davranışı ihlal olarak kabul eder?” sorusu geliyor.
Buradan sonra sapkınlık, davranışın içinde duran bir özellik gibi görünmemeye başlıyor. Daha çok, toplumsal bir sürecin ürünü gibi açılıyor. Toplum kurallar koyuyor, bazılarını ihlal olarak işaretliyor, bazılarını ise görmezden geliyor. Ve bu süreç hiç de tarafsız işlemiyor. Hangi davranışın sorun sayılacağı, kimin sorunlu ilan edileceği çoğu zaman güç ilişkileriyle şekilleniyor.
Bu noktada sapkınlık, sabit bir kategori olmaktan çıkıp değişken bir tanıma dönüşüyor. Aynı davranış farklı bağlamlarda farklı anlamlar kazanabiliyor. Etiketleme yaklaşımı da tam burada devreye giriyor. Sapkınlık bir “öz” değil, bir süreç olarak düşünülüyor. Bir kişi yaptığı şey yüzünden değil, o şey belirli bir şekilde tanımlanıp ona yakıştırıldığı için sapkın hale geliyor.
Becker’ın saha çalışmaları bu düşünceyi somutlaştırıyor. Alıntı paylaşmaktan özellikle kaçındığım bölüm olan, esrar kullanıcıları üzerine yapılan analiz, sapkınlığın doğuştan gelen bir durum olmadığını, öğrenilen bir pratik olduğunu gösteriyor. İnsanlar sadece davranışı değil, o davranışın anlamını, nasıl deneyimleneceğini ve alınan hazzı bile birlikte öğreniyor. Benzer şekilde caz müzisyenleri üzerine yapılan inceleme, dışarıdan “sapkın”