“Diller, kültürler, âdetler, tarihler, etnik kimlikler arasındaki farklılıkları yadsımadan aşabilecek bir atıf noktası, ancak bütün bunları kuşatan, ama onların üstünde duran bir aşkın ilkeler bütünü ile sağlanabilir.”
“Ahlaki temellere dayanmayan bir çoğulculuk, bizi ancak kültürel anarşizme götürür. Bir arada yaşama iradesi temelde ahlâki bir duruştur. Farklı din ve kültürlerin varlığını kabul etmek de özünde ahlâki bir tutuma işaret eder. Kalıcı ve yapıcı bir diyalog, ancak böylesi evrensel, ama aynı zamanda bağlayıcı bir çerçevede mümkün olabilir. Zira ahlâki ilkeler, kültürel farklılıkların ve rölativizmin ötesinde, diyalogun muhataplarında karşılığı olan evrensel umdelerdir. Bu zemini başlangıç noktası kabul ettiğimizde, farklılıkları bir zenginlik; “öteki”ni, “ben”i zenginleştiren ve güçlendiren bir unsur olarak görebiliriz.”