Keşke bilseydi…
Şayet bilseydi harâb etmeye kastettiği o ulu surların ardında asırlık bir şehr-i civân gizlidir; hangi muzaffer sultan râzı olurdu, binlerce neferin namahrem eli değsin o vakur kalenin pak sinesine? Hangi mağrur pusatlı el, O’nun mukaddes sükûtunun önünde diz çökmeden ilerleyebilirdi? Ateş kusan hangi namlu kast edebilirdi O’nun inziva kokan huzuruna? Hangi bayraktar cür’et edebilirdi, gurur sancağını o muallâ burçlara dikmeye? Hangi ihtiras, hangi kibir zafer sanıp da böylesi bir mülkün târ ü mâr edilişini izleyebilirdi? Haşa! Değil gölgesinin, zülfünün bir telinin bile O’nun surlarına düşmesinden haya ederdi… Eşiğinde susar… Uzağında Tavaf eder… Mahremiyetine secde edercesine hürmet ederdi…
ALLAH BİZİ NASIL YARATIYOR?..
Güzel sorular güzel tefekkürlerin kapısıdır. Ve zâten güzel sorular güzel zekâlardan haber verir. Sorusu olmayanın tefekkürü de olmaz. İmâm Muhammed rahimehullahın, daha küçücük bir çocukken, İmâm-ı Âzâm rahimehullaha kendisini bir soruyla farkettirdiği anlatılır. Soruyu cevaplayan İmâm-ı Âzâm Hazretleri şaşkınlıkla sormuştur: "Çocuk, bu soruyu sen mi düşündün, birinden mi duydun?" İmam Muhammed rahimehullah "Ben düşündüm!" deyince onun "derslerine gelmesini" istemiştir. Ve o güzel sorulu yiğit çocuktan Hanefî imâmlarının en büyüklerinden birisi çıkmıştır. Maşaallah. Barekallah. (İmam Muhammed, Bağdat hayatında yanında misafir kalan, İmâm Şafiî rahimehullahın dahi zekâsını övdüğü birisidir.) İmâm-ı Âzâm rahimehullahın her türlü faziletinin yanı sıra hem de bir "insan sarrafı" olduğu anlaşılıyor. Hattâ yine Hanefî imâmlarının en büyüklerinden İmâm Ebu Yusuf rahimehullahı da, annesinin göndermek istememesi üzerine, maaşla derslerine getirttiği biliniyor. Yâni, Hazret, talebenin sağlamını bulunca "cebinden masrafını karşılamakla olsun" tutuyordu. Benim de güzel sorular soran arkadaşlarım var. Gerçi, âhirzaman çocuğuyuz, bizim sorumuz hiç bitmez. Biraz da zamanın gereği olarak şüphelerle yaralıyız. Ancak aynı zamanda o şüphelerle imkânlıyız. Cenâb-ı Mevlâ Furkan'ında "uğruna cihad edenlere yollarını göstereceğini" vaadediyor. Cevap arayışlarımızın da bir cihad olduğunu düşünürsek bu ayetin kapsama alanına dahiliz demektir. Hüda elbette bizi istikamete hidâyet edecektir. Yeter ki cihada ihlâs ile devam edelim. __Geçenlerde de bir arkadaşım bana şöyle sordu: "Abi, her şey tamam da, Allah bizi nasıl yaratıyor?" Kimileri böyle soruları "Sen yaratmıyorsun ya! Ne düşünüyorsun? Senin işin mi?" şeklinde bastırabilir. Ben öyle bir yolu tercih etmem. Üzerine bir müddet
Tefekkürât
Reklam
Anlat Dediler, Anlattım
Oturdum bir taşın başına, neler geldi başıma. Anlat, dediler, anlattım, Kimi güldü, kimi ağladı, Dağlar anam, dağladı, Yüreğimin içi çığladı, Anlat, dediler, anlattım. Bir mekâna oturdum, aklımda deli götürdüm. Bu mezara kimi götürdüm, Anlat, dediler, anlattım. Hey gardiyan, aç kapıyı, Ya cennet ya cehennem olsun. Bu dünyada şeytan dolu, Melekler, huriler bizi bulsun. Gözümde yaş kalmadı, mazlumları vurdu kurşun. Bana deyip durdular, anlat, dediler, anlattım.
Şiir
Yaradan la ile yarattıklarına dair Hasbi hal
*Allahım kadınları yaratırken hiç düşündün mü bu insanlar regl sancısına dayanabilir mi diye ? Haşa sen daha iyi bilirsin de ben sadece düşüncelerini merak ettim .* #reglgünlüğü #kadın
İnsan ve Duygular
Açılır bahtımız bir gün hemen battıkça batmaz ya, Sebepler halk eder Hâlık, kerem bâbın kapatmaz ya. Benim Hakka'a münâcatım değildir rızk için hâşâ, Hudâ Rezzâk-ı âlemdir, rızıksız kul yaratmaz ya. Erzurumlu İbrahim Hakkı
ŞEYTAN DA UKALÂLARI SEVER...
İzleyenler anımsayacaktır. "Gerçek bir hikâyeden esinlenilmiş" Sonsuzluk Teorisi filminde şöyle bir diyalog vardı: Hindistanlı dâhi matematikçi Srinivasa Ramanujan öğretmeni Prof. Hardy'e soruyordu: "Hava güneşliyken neden şemsiye taşıyorsunuz?" Öğretmeninin cevabı şöyleydi: "Yağmur yağmasın diye. Ben şemsiye taşırsam yağmur yağmaz. Çünkü ateistim." Srinivasa hocasına şu şekilde karşılık veriyordu: "Hayır efendim, tanrıya inanıyorsunuz, ama sizi sevmediğini düşünüyorsunuz." Bizim öğrenci tabii ki bu atışmada "inançlı" olan kesimi temsil ediyor. Ah, sakın, bilim meraklıları "kendince dindar" bu çocuğu hor görmesin. Zira onun 1900'lerin başlarında defterine not aldığı formüller bugün karadeliklerin matematiğini anlamak için kullanılıyormuş. Bazen ben de ateistlerle tartışırken Srinivasa'nın yaşadığı duygu duruma benzer şeyler yaşıyorum. Meselâ geçenlerde bir tanesi şöyle yazdı: "Allah bana mı sordu yaratırken?" Şaşırdım. Bakınız, inançlı bir kimsenin böyle sorması bir derece anlaşılır bir şeydir, çünkü yaradana imânı vardır. İnandığı yaratıcının kendisini niye yarattığını sorgulamaktadır. Buna cevap verilebilir. Mümkündür. Ancak ateist olması hasebiyle zaten yaratıcıya inanmayan birisinin sıkıştığı yerde böyle isyanlara sapmasına gülerim. "O bir inançsız değil!" derim. "O bir küskündür." Bu aşamadan sonra mevzu artık bir "varlık-yokluk" tartışması olmaktan uzaklaşır bence. Konuşulması gereken şimdi Tevhiddir. Çünkü muhatabınız "Allah" demektedir. "La ilâhe"de sıkıntı vardır. __"La ilâhe"deki sıkıntı olduğunu nereden çıkardın a çocuk?" derseniz ona da cevabım şu: Eğer bu arkadaşlar Allah'tan başka ilahın olmadığına sahiden inansalardı o zaman kendilerini de "ikinci bir ilah" konumuna yükseltmezlerdi. Niyazdan öfkeye sapmazlardı. Ne
Tefekkürât
Reklam
Reklam