GEÇ KALINMIŞ FİGAN
​Bazen yetmiyor içimdeki feryadı anlatmaya... Hani şarkıda der ya; "Faydası yok geç kalınmış figanın." Ne kadar doğru söylemiş. Evet, son pişmanlığın faydası yok; Yazık ki kaderin tecellisinden kaçamadım. ​Karşıma seni çıkardı, sevdim. Bir kelebek gibi ışığına aldandım, Etrafinda pervane oldum. Sevdim be, seni gerçekten sevdim; Sende beni sevdin sandım. Arsızca gülüşlerine yandım, Sırtlanmışsın da bilemedim. ​Yazık, geç kalınmış figan ne fayda! Feryadım dağları aşsa da boş, Gaddar kalbin anlamaz. İnsan bilse ki celladına aşık, Tövbeyle secde eder de aman diler Rabbinden. ​Kader denilen kara yazgı mıdır? Hep birini yakarken diğerini neden mesut eder, bilemedim. Haşa Allah’ım, isyan değil bu feryadım; Dilerim kalpsizlere de biraz merhamet veresin. ​​#İlkimM.K
Mutluluk, kendine sahip olmaktır. İnsanlar hep bir taraftalar; Atatürkçü, Osmanlıcı, AK Parti, CHP, HDP vs. Din konusunda da aynı durum geçerli. Yahu kardeşim, sen neredesin? Senin kendine ait bir düşüncen, duruşun ve kimliğin yok mu? Neden başkalarının fikirlerini, davranışlarını ve yaşam biçimlerini sorgulamadan sahipleniyorsun? Desteklemek farklı, tövbe haşa tapmak farklı. Benim tek bir tarafım var; iyisiyle, kötüsüyle, doğrusuyla, yanlışıyla, başarılarımla ve başarısızlıklarımla kendim ve fikirlerim. Bir insanı, bir ideolojiyi ya da bir düşünceyi destekleyebilirsin; fakat kendini tamamen onun içinde kaybedersen artık sen olmaktan çıkarsın. Herkesin bir tarafı olabilir ama insan önce kendisinin tarafında olmalıdır. Ersan İnce
Duygu ve Düşünce
Reklam
1. İsmet Sıfatı (Günahsızlık ve Korunmuşluk) Peygamberlerin en önemli vasıflarından biri ismet sıfatıdır. Allah, elçilerini günah işlemekten, hata yapmaktan ve özellikle vahyi tebliğ ederken şahsi hırslara veya dış baskılara boyun eğmekten özel olarak korumuştur. Tüm dünya bir araya gelip baskı kursa bile, bir peygamberin Allah'ın emrinden sapması veya ondan taviz vermesi bu sıfat gereği imkansızdır. 2. Vahyin Dokunulmazlığı Peygamberler kendi kafalarından konuşmazlar. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Muhammed (s.a.v.) için şöyle buyrulur: "O, nefis arzusu ile konuşmaz. Onun konuşması ancak kendisine bildirilen bir vahiydir." (Necm Suresi, 3-4) Eğer bir peygamber -haşa- Allah'ın emrinin dışına çıkacak olsaydı, bizzat Allah buna müdahale ederdi. Bu durum da Hakka Suresi'nde çok sert ve kesin bir dille ifade edilmiştir: "Eğer o elçi, bizim adımıza birtakım sözler uydurmuş olsaydı, onu elinden sımsıkı yakalardık. Sonra onun şah damarını koparırdık." (Hakka Suresi, 44-46) 3. Tarihteki Örnekler ve "Tavizsizlik" Tarih boyunca peygamberler, tüm dünyanın (veya içinde bulundukları azgın toplumların) baskılarına, tehditlerine ve cazip tekliflerine maruz kalmışlardır. Hz. Muhammed (s.a.v.): Müşrikler kendisine gelip "Bir yıl sen bizim ilahlarımıza tap, bir yıl da biz senin ilahına tapalım" dediklerinde veya "Seni kralımız yapalım, en zenginimiz yapalım, yeter ki bu davadan vazgeç" diye teklif sunduklarında, O'nun cevabı net olmuştur: "Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz, ben yine de bu davadan vazgeçmem." Hz. İbrahim: Tüm kavmi ve dönemin en güçlü kralı Nemrut karşısında tek başına durmuş, ateşe atılmayı göze almış ama Allah'ın emrinden kıl payı sapmamıştır. Özetle; Peygamberler Allah'ın koruması altındaki elçilerdir. Dünya üzerindeki tüm insanlar,
Okurken baya iddialıydık ama tövbe haşa ama ben çalışmak istemiyor olabilir miyim
İçim daralıyor geceleri halk arasında da bilinen karabasan bir süredir uyku düzenimi psikolojimi alt üst etti imtihanlarim hayatım her ne kadar bir yolunu bulup geceyi gündüz etsemde içimde tamir edilmesi zor bir ben kalmış gerçekten bir daha bu dünyaya gelme şansı verilsede hayır derdim aynı şeyler yine bir şekilde beni bulurdu bazı hayatlara gerçekten özeniyorum kıskançlık yok dilimde hep maşallah Allah daha çok versin ile gezerim ama bazen haşa niye neden diye sorgulamaktan kendimi alamıyorum acaba çok mu günahlarım acaba hak etmiyormuyum acaba hiçmi olmayacak diye diye en sonunda sağlıklı bir ruh bırakmadım beyin sisi ile de iyice kendimi bıraktım sonum ne olur bilmiyorum ama gerçek anlamda ben hiçbir şey bilmiyorum bilmiyorum bana sormayın bende bilmiyorum
GÖĞÜN, GÖĞSÜNÜN ALDIĞI KADARDIR...
Dağa çıkmışlar bilirler. İnsan yükseklere vardıkça göğsü daralır. Aldığı nefes yetmiyormuş gibi gelir. Bunun en büyük sebebi hava basıncındaki düşmedir. Hava basıncı düştükçe ciğere dolan oksijen miktarı da düşer. Bu düşüşten dolayı kandaki oksijen miktarı azalır. Hassas bünyeli olanların böyle yüksekliklerde rahatsızlandığı çok olur. Fakat bugün mevzuun bu tarafından bahsetmeyeceğiz. Ben sizi asıl En'am Sûresinin 125. Âyetine çıkarmak istiyorum. Haydi kısa bir mealine tutunarak yamacında soluklanalım: "Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. __Allah inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir." Elbette göğsün daralması göğün daralması değildir. Hattâ, aksine, insan yükseklere çıktıkça mekânî bir genişliğe kavuştuğunu zanneder. Tamam. Dünyada tuttuğu yer gıdım değişmez. Ama gözleri daha uzaklara kavuşur. Âdemoğlunun/kızının tabiatında bu kadim bir aldanıştır. Dünyası ancak elinin/ayağının yetiştiği yere kadarken o gözlerinin aldığı yeri de kendisinin sanrılar. Bu nedenle yükseklere çıkmak, sadece bir "sanki" olarak, genişleme hissi uyandırır. Genişlik bizi mutlu eder. Şunu da biliyoruz ki:__ Varolan her şey varolmaya âşıktır. Eksik söyledim: Varolan her şey "varolmaya" âşıktır. Doğrudur. Fakat söz pür-şer beşere geldiğinde o "daha çok varolmaya" da âşıktır. Belki de kavuştuğu genişliğin onda tetiklediği mutluluk da biraz bununla ilgilidir. Her ne ki gözüne girmiştir, manzarasına dahil olmuştur, bir şekilde ona sahip olduğunu "sanki"ler. Bu sahiplik hissiyle gönlü ferahlar. Varlığı artmıştır. Bir şey yukarıya doğru çıkıyorsa aşağıya iniyor olamaz. O hâlde, yâni varlığı arttığına göre, o ân yokluğa gidiyor olamaz. Belki de manzaralar bizi bu yüzden
Tefekkürât
Reklam
Reklam