Hayır, doğrusunu söylersem, beni yaralayan kişi ben kendimdim aslında. Duygularım bu sonsuz sessizlik içinde jilet gibi keskin ağızları olan bir sarkaç gibi, bir kutuptan diğer kutba doğru büyük bir yalnızlık yayı çizerek gidip geliyordu.
Onca zaman boyunca pek çok duygu, pek çok cümle ve suskunluk. pek çok kayboluş ve anlayış, pek çok vaat ve cayış, pek çok eğlence ve monotonluk. Elbette birbirimize bir şey demeden sır olarak kendimize sakladığımız şeyler de olmuştu. İçimizde sadece zamanın besleyip büyütebileceği bir ağırlık merkezi gibi bir şey vardı. Biz bu ağırlık merkezinin çekim gücüne bedenlerimizi en iyi şekilde uygulamayı başarmış, hassas bir dengeyi koruyarak yaşayagelmiştik. Orada bize özgü yerel kurallar gibi şeyler vardı. Bunların tümünü yok saymak, orada bulunan ağırlık merkezinin dengesini ve yerel kuralları çıkarıp sadece basit bir şekilde "arkadaş" kalmak mümkün değildi.
Şimdi geriye doğru baktığımda, yaşamlarımızın ne kadar tuhaf ve mucizevi olduğunu düşünüyorum. İnanılması güç, garip tesadüfler ve tahmini mümkün olmayan dolambaçlı olaylarla dolu. Etrafa ne kadar dikkatli bakarsanız bakın sonrasında olacaklar konusunda tuhaf olan tek bir şeye bile rastlamayabilirsiniz çoğunlukla. Günlük hayatını kesintisiz akışı içinde son derece normal bir olay, son derece normal bir şekilde gerçekleşmiş gibi görünür insana. Ya da insan mantığının aldığı bir şey değildir bu. Ne var ki zaman geçtikçe anlar, fark eder bir mantığı olduğunu.