Türk düşünce hayatının günümüze kadar uzanan sönüklüğünün ilk ve temel sebebi onun Batı düşünce hayatı karşısında tâlî bir yeri kendine yakıştırmış oluşunda bulunabilir. Yani Türkiye’de Batı düşüncesi ne temessül edebilmiş, ne de özgün yapı içinde bir yere oturtulabilmiştir. Fakat bu asıl sebebin yanısıra veya onu en çok besleyen tutum olarak Türkiye’de insanların düşünce dünyasında kendilerinin nasıl bir yer tuttuklarını bilmek istemeyişleri, bildikleri zaman da kabullenmekten ve belirtmekten kaçınmaları gösterilebilir.
Türkiye’de düşünceleri dile getirmenin özgün biçimini bulmak onun İslâm’la ilişkisini keşfetmekle mümkündür. Bu ilişki onunla zıtlaşmak biçiminde dahi olsa bir düşüncenin Türkiye’deki özgünlüğünü temin edecektir. Türkiye düşünce hayatının sahteliği en başta Batı ifade biçimlerinin alabildiğince özgün olduğunun kavranamayışındandır. Son yirmi yılda Batı düşünce hayatında bilimin ne ölçüde o bilimi yapan kişiye bağımlı olduğuna dair tartışmalar ( Thomas Kuhn, Michael Polanyi ve Gerald Holton’un çalışmaları) Türkiye’deki aydına ulaştığı zaman bile yeterli uyarıcı etkiyi yapamıyor. Çünkü bugüne kadar Türkiye’de düşünce dünyasının iktidarını ellerinde tutan zümre ikinci sınıf düşüncede kaldığı halde, yani Batı düşüncesi önünde uşaklığı kabul ettiği halde kendi ülkesinin halkı önünde birinci sınıf insan olma imtiyazını maddî ve manevî boyutlarıyla yaşamıştır. Şimdi efendisinin düşüncesinin “keyfî” olduğunu anlamak ona zor geliyor. Bizim patronun bir bildiği var mutlaka diyerek avutuyor kendini.
Türkiye düşünce dünyasına uşak olarak değil de öğrenci olarak girebilmiş olsaydı hem öğrenciliğin sona erdiği bir zaman gelecek, hem de bütün öğrendiklerini kendi özgün düşünce sistemi içinde bir yere oturtabilecekti. Kendisi özgün olamayan başkalarının