Tarihi kayıtlara bakılırsa dünyanın en mâsum milleti anketinde açık arayla birinci gelmemiz gerekir.Bundan yüz sene önce sokaktaki adam kötü gidişatı "devrân"a bağlar, dünyadan ümit kesmişlerin bezginliği ile "dünyâ kâfirin, âhiret müslümanların" diye sızlanırken ekâbir takımı "irtica"dan şikâyet ederdi; onlara göre mürteciler her türlü ışığa düşman, gelişmeye kapalı ve her türlü melânetten sorumlu obskürantistlerdi. Yüzyılın başlarında "düvel-i muazzama"dan şekvâ ettik; eğer batılı büyük devletler içişlerimize karışmasa başımız hiç ağrımayacaktı.Cumhuriyetin ilk devrinde irticâ yine gözde idi.Çok partili yılların mevzuya getirdiği yenilik bahanenin çeşitlenmesinden ibaret kaldı; sıra gözetmeksizin yahudi, siyonist, komünist, mason, kozmopolit, ümmetçi, takunyacı, ticânî, faşist suçlamaları vitrinde bir görünüp bir kayboluyordu. Biz aslında çok mâsum ve çok iyiydik, bütün kötülükler işte bunların eseriydi.Günün yükselen değerini artık "çete" kavramı oluşturuyor; biz aslında yine çok iyiyiz, çok mâsum ve çok güzeliz ama bu defa nicedir tarihî hortlak haline gelen komünistler, ticânîler, mürteciler, faşistler, siyonistler, masonlar ve bilcümle şer odakları bir araya gelip imaj değiştirmiş ve "çete" organizasyonuyla milletin başına belâ olmayı tercih etmiş bulunuyorlar.Fıkra eski ama tam yeri: rakibinden feci şekilde dayak yemekte olan boksör, köşesine her dönüşte antrenörü-nün moral verici sözleriyle karşılaşıyormuş;— Harikasın, herifi bitirdin, ayakta duracak hali kalmadı; üç raund daha dayanırsan maçı götürüyoruz; haydi göreyim seni...Zavallı boksör her raundda bir araba dayak yemesiyle antrenörünün maç yorumu arasında iyice bunalmış olmalı ki sonunda isyan etmiş;
**-Tamam hoca ben herifi dövüyorum anladık ama ringde üçüncü
Meşhur Ermeni tehcirinden sonraki yıllarda bile sadece kozmopolitan zenginliği ile göz kamaştıran İstanbul, İzmir gibi liman şehirlerinde değil, Van, Trabzon, Merzifon, Sivas, Uşak, Adana gibi "taşra"larda bile oldukça sınanmış ve sağlamlaştırılmış bir "bir arada yaşama terbiyesi"nin kök saldığını öğrenmek, bizim gibi tekil yetişmiş kuşaklara nedense şaşırtıcı geliyor;bu şaşkınlığı iki yıl önce bir Ermeni aile ile bahçe komşuluğu yapan bir yakın dostumun avlusunda yaşadım; yağda kavrulmuş sarmısağın keskin kokusu neredeyse genzime kadar işlemişti; arkadaşım bana Ermeni bahçe komşularının neredeyse hergün yemeklerinde sarmısak kullanmayı alışkanlık edindiklerini hatırlattı ve ilave etti; "Biz artık bu kokuyu farketmiyoruz bile". Anadolu'nun postmodern çoğulculuk retoriklerinden asırlarca önce farklı inançlarla bir arada yaşama alışkanlığını içine sindirmiş olması aslında hiç şaşırtıcı değil; "tehcir" ve "mübadele"den sonra dokusundaki Rum ve Ermeni renklerini kaybeden Anadolu, farklılığı farketmemeyi henüz unutmadı.Ramazan günlerinde sokakta birşeyler yiyip içmemeleri konusunda ebeveyninden öğüt alan Ermeni çocukları şimdi çok uzaklarda ama Paskalya günlerinde boyayla süslenmiş yumurtalarla oynamayı yadırgamayan sıradan taşra çocukları, bu görgülerine aslında yeni irtifalar kazandırmaya muhtaç görünmüyorlar.Farkı, "aşağıdakilerden" ziyade "yukardakilerin" farketmesi ve paranoyalaştırmasi bence daha şaşırtıcı.Kim ne derse desin bu defa Ramazan'ın ilk gününe denk gelen yılbaşı, Türk toplumunun dışardan bakılınca çelişki gibi görünen zengin tecrübesine bir kere daha atıfta bulunacak; **eminim ki dini bütünler, Ramazan'ın ikinci gecesini küfelik oluncaya kadar içerek ve balolarda dansederek geçiren daha az dini bütün vatandaşlarını içten içe
Mustafa Kemal Paşa'yı -o dergi Time olsa bile- bir derginin düzenlediği ankette birinci getirmek için devlet destekli kampanyalar düzenlemek tam bize göre bir iş; sahip olduğumuz değerlere içten içe pek de güvenemediğimizi gösteren bir işaret sanki.Türk vatandaşlarının organize oylarıyla Atatürk'ü birinci sıraya getirmek yerine en azından Time'ın olağan abonelerinin belirleyeceği skora bakmak böyle bir anketi daha anlamlı kılabilirdi; ne var ki işimizi şansa bırakamazdık. Nice yıllardan beri ilk defa kendi oylarımızın işe yaradığı bir uluslararası platformu ele geçirmişken kronik komplekslerimizi telafi etmenin tam zamanıydı.Yeri gelmişken Atatürk'ün önce mayo, şimdilerde ise banka reklāmlarında bir reklâm unsuru gibi kullanılmasındaki garâbete dikkat çekmeliyiz.Cumhuriyetin ve Türk milletinin timsali bir şahsiyetin reklâm figürü gibi değerlendirilmesindeki nezâketsizlik bir yana, Atatürk imajıyla pazarlanacak mal veya hizmetin ilgili sektördeki serbest rekabeti zedeleceyeceği nasıl farkedilmez bilmem; üstelik açılan yol Türkiye'ye zaman kaybettirecek kısır tartışmalar doğurmaya da aday görünüyor: Atatürk imajıyla deterjan, gazoz, havlu, konserve reklāmlarını yan yana düşününüz bir kere...Sahi, bir "Atatürk'ü koruma kanunu"muz yok muydu bizim?
Sayfa 252 - Türk Şoförü ve Reklâmlardaki Atatürk | Ötüken Yay.
Sekiz yıllık eğitim kanunu Türkiye'de liberazimin kısa süren baharının paydos düdüğü gibi geliyor kulağıma; bu kanunun eğitimimizi ıslah edeceğini veya kalite artışı sağlayacağını hiç düşünmedim bile; konu eğitim değil arkadaşlar, konu irticâ, İmam-Hatiplerin orta kısmı veya gericiliğin sindirilmesi filan da değil:Farketmiyor musunuz; konu "devlet"; eskiden olduğu gibi toplumun sırtında yağlı kırbacını şaklatmaya alışmış, bütçesine sıra-dan insanların burun sokup hesap sormasını hazmedemeyen, hükümranlık alanının daraltılmasını reddeden o bildik devlet. Evini doğru-dürüst geçindirmekten âciz olmasına rağmen ceberrutluğundan kıl aldırmayan bir babanın günün birinde kendisinden daha iyi kazanan ve yaşayan evlatlarını anlayamaması gibi bir şey bu. İşin içinde psikolojik unsurlar da var; nesil çatışması denilen vakıa ile karşı karşıyayız. Evlatlarının büyüdüğünü kabullenemeyen, kendisinden daha becerikli ve geniş ufuklu davranmalarını affetmeyen ve onların dilini artık anlaya-mayan bir babanın hayal kırıklığı, öfkesi ve küçüklük kompleksi sekiz yıllık eğitim kanunu sûretine bürünüp karşımıza çıktı. Yanağımızda şaklayan sürpriz tokadın şaşkınlığı içindeyiz; devlet baba bastonuna zorlukla dayanarak öfkeyle haykırıyor;— Eşşek sıpaları, ben daha ölmedim!Meşhur bir Arap atasözü, "Sebep anlaşılınca şaşkınlık ortadan kalkar." diyor; __artık mâruz kaldığımız şiddet gösterisinin anlamını kestirebiliyoruz; bu, yeni bir restorasyon döneminin başlangıcını veya sonunu işaretliyor; Türk toplumunun geleneksel muktedirleri "dirsek teması" ile hizaya geçip güç birliği ettikten sonra kimin gerçek efendi olduğunu söylüyorlar bize. Özal'ın kımıldattığı taşların eski yerine oturtulması süreci artık tamamlanmış bulunuyor. Sekiz yıllık temel eğitim kanunu, Türkiye'de