Hasan Karademir

Hasan Karademir
@hasankrdmrr
Bugün siyasi hayatımız, kongre kazanma ve parti içi dengeler üzerinde manevra yapma ustalığı dışında demokrat tabiatlarda saygı uyandırma vasfını çoktan kaybetmiş anakronik liderlerin ağırlığını da sürüklemek zorunda bulunuyor.
Sayfa 211 - Sancak Sağ, İskele Sol! | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
Reklam
(...) "Bizimkiler"in hâli bana şu fıkrayı hatırlatır hep: Neredeyse ömrünün tamamını denizlerde geçiren bir kaptan günün birinde sefer esnasında ölüvermiş. Denize açılmadan önce kaptanın her defasında gözü gibi koruduğu kasasını açarak içinden bir kâğıt çıkarıp okuduğunu gözleyen kıdemli tayfalardan biri, merakını yenemeyerek kasayı açmış ve içinden çıkan kâğıdı okumuş: "Sancak sağ, iskele sol"
Sayfa 210 - Sancak Sağ, İskele Sol! | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
Masonların göründüğünden çok güçlü ve etkili oldukları yolundaki efsaneyi yine mason önderlerinden birisi şöyle açıklamıştı; "Efsanevi gücümüzü besleyen tek ve en önemli kaynak, çok güçlü olduğumuz hakkında kamuoyunda yayılan dedikodudan ibarettir." Bu açıklamayı o gün pek yeterli bulmamış, hedef küçültme amacına yönelik bir manevra olarak nitelemiştim. Saçlarımdaki beyazlıklar çoğunluğa geçeli beri gücün efsâneden beslendiği fikrini daha inanılır bulmaya başladım. İsmet Paşalı yıllarda herkes, "Durun bakalım bu işe İsmet Paşa ne diyecek?" diye ciddi bir beklenti içinde görünürdü. "Mutlaka onların da bildiği bir şey vardır; koca adamlar memleket meselelerini elbette bilirler." yaklaşımı, demokrasinin bebeklik çağlarında kamuoyunu teskin ve tatmin eden bir inanç haliydi. İktidar dediğimiz o efsânevî kuvvet aslında kamuoyunun o çocuksu güveniyle büyüyor, "Elbet bir bildikleri vardır." saflığıyla kudretini inşa ediyordu. Türkiye belki siyasette genç kuşaklara fırsat verebilen bir ülke olsaydı, bu tatlı ve uyuşturucu iyimserlikle hâlâ avunuyor olabilirdik; ama neredeyse yarım asra yakın zamandır Türkiye'nin "kare as"ını teşkil eden ve yetmişini çoktan devirmiş siyasetçi kuşağını çocukluğundan beri izleyen biri olarak gittikçe bedbinleştiğimi itiraf etmeliyim. Bu kuşağın bilgi dağarcığı içinde, püf noktasına hâlâ akıl sır erdiremediğim tek şey, bunca zamandır kitleleri nasıl avutabildikleri oldu; eğer bir mârifetse bunda sıhhatsiz, insan onurunu derinden yaralayıcı bir şey olmalıydı; aslında onları "anakronik bir yanılgı" olmaktan kurtaran şey, bizim karizma beklentimizdi. Onlar birşeye galebe etmiş olmuyorlardı; biz maça hükmen mağlûp başlıyorduk.
Sayfa 210 - Sancak Sağ, İskele Sol! | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
II. Abdülhamid zamanında matbuat sıkı bir sansür rejimi altında tutulduğu için devrin edebiyatçıları ve yazar çizer takımı —aynı bugünleri hatırlatır bir ağırbaşlılık ve "Ağır ol molla desinler" ciddiyeti ile— "tahdiş-i ezhânı mücip bir fitneye" (zihin karıştırıcı bir kışkırtmaya) vesile olmamak için kuşlardan, kelebeklerden, sevdanın binbir çilesinden ve çiçekler aleminin harikulade zenginliğinden dem vururlardı ki bu döneme edebiyat tarihimizde kısaca "Servet-i Fünun" devri adı verilmiştir. Bakıyorum da bugünlerde yeni bir Servet-i Fünun heyecanı bütün mizah odaklarını büyülemiş bulunuyor. Oysaki ortada ne "burun, yıldız, Midhat" gibi kelimelerden huylandığı zannedilen bir Abdülhamid saltanatı ne de "Kaşın üstünde göz var yazdın" gerekçesiyle basının ümüğünü sıkan bir sansür rejimi var; o halde bu manidar suskunluğu ne ile izah edeceğiz?
Sayfa 208 - Doğrusu Bu Kadar Ciddiyet Bize Hiç Yakışmıyor | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
Darbe laflarının gizli kapaklı bir fısıltı olmaktan çıkıp sorumlu ve sorumsuz ağızlarda sakız gibi çiğnendiği bir ortamdan rahatsızlık duymayan Türkiye'nin tadı yok. Siyaset sınıfının itibarı, bir miting sonrasının kaldırımlarından süpürülen çer-çöp kadar değersiz. Son otuz yılda antimiliter tavrıyla tanınan bütün çevrelerde, artık gizlenmeye bile gerek görülmeyen bir hoşnutluk hâkim. Jakobenizm, yıllardan sonra paslanmış mafsallarına yağ damlatarak yoğun geçmesi beklenen bir dönem için kültür-fizik hareketlerine başlamış durumda. Bu kadarını gerçekten hak ettik mi dersiniz; bugün öyle bir noktadayız ki, darbe yapılmasıyla, bundan sonra hiç yapılamayacak olması arasında bir fark kalmadı; yaşadığımız durumu "sürekli darbe" olarak nitelendirmek hiç de yanlış olmaz. İşin en hazin tarafı, geçirmekte olduğumuz köpürtülmüş krizin tamamen anayasal esaslara uygun bir düzlemde cereyan etmesi. Bu arada dünya siyaset literatürüne "sürekli darbe ile işleyen anayasal parlemento sistemi" olarak adlandırabileceğimiz yeni bir model kazandırdığımız ve bu modeli onbeş senedir başarıyla çalıştırdığımız için ne kadar övünsek yeridir.
Sayfa 200 - Sürekli Darbe! | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
Reklam